Etiket: varoluşçu psikoloji

Otomatik Düşüncelerimiz ve Yalnızlık Duygusu

No Comments

Bu yazımızın konusu “Otomatik Düşüncelerimiz ve Yalnızlık Duygusu”

Yalnızlık duygusu varoluş terapisinde çalıştığımız temel materyallerden biridir. Yalnızlık bir seçim olabileceği gibi (sadece tek başınalık bir seçim değildir) bireyi sosyal ortamlardan ve düşüncelerden izole hissettiğinde olumsuz yönde etkilemeye başlar.

Yalnızlık fiziksel olabileceği gibi kişilerarası, psikolojik ve düşünsel olabilmektedir. Bazen en büyük yalnızlığı karşımızdakinden empati görmediğimizde ve gerçekten dinlenilmediğimizi düşündüğümüzde hissederiz.

Yalnızlık evrenin başlangıcından beri insan olmanın adeta gerekliliklerinden biridir. Yalnız doğar ve vakti gelince hayattan yalnız ayrılırız dolayısıyla bu duyguyu sıkışmışlık hissiyle duyumsamak ancak onu kabullenirsek ve varlığının bize ‘ben ve biz olma’ ayrımlarını kattığını, yaşam anlamı bulma konusunda motive ettiğini düşünürsek artık bizim kapalı dolap hayaletimiz olmaktan çıkar 🙂 anlaşıldığımızı hissetmeyi, birey olarak değer görmeyi her ne yaşarsak yaşayalım hak ediyor olsak da her duygunun aslında düşüncelerde ve kendi benliğimizde saklı olduğunu unutmamamız gerekli.


Otomatik düşüncelerimiz yaşadığımız bir olay karşısında hissettiğimiz duyguların olayı yorumlayış şeklimizi etkilemesi ve düşüncelerimizi kendi yönlerinde etkilemesiyle harekete geçerler. Aklımıza üzerinde düşünülmeden ve istemsiz olarak gelirler bu nedenle günlük hayatta bir an aklımıza gelip keyfimizi kaçıran düşünceleri biraz somutlaştıralım isterim:

Örneğin; Bir arkadaşınızla tartıştınız sizi hiç anlamadığını düşünüyorsunuz ve bu durumun çözülecek gibi olmadığını hissediyorsunuz.. Duygunuz ne olurdu? (ben sanıyorum üzgün olurdum) Düşünceniz ne olurdu? ve en nihayetinde yorumunuz bir yüklemi akla getirirdi. (değersizim, sevilmiyorum, başarısızım) otomatik düşüncelerimiz aklımıza geldiğinde bizi düşünmeye iten yüklemlerimizdir aslında.


Bu örneği yalnızlık duygusuna uyarladığımızda hislerimiz ne kadar derinden olursa olsun tek çözümün bu duyguya hapsolmak olduğunu düşünmek perspektiflerimizi daraltmak anlamına gelebilir. Düşünce ve yorumlarımız anılarımızla birlikte bizi biz yapan şeylerdir. Yalnız hissettiğinizde aksi kanıtlarınızı yazmayı unutmayın. 🦚

İnsanın Anlam Arayışı Kitabının İncelemesi ve Logoterapi

No Comments

Kitaba Bir Bakış

Toplama kampı deneyimleriyle başlayan Victor E. Frankl’ın yazmış olduğu “İnsanın Anlam Arayışı” kitabı bizlere Zimbardo deneyini anımsatan toplama kampı betimlemeleriyle; çarpıcı ve etkileyici bir biçimde gözlerimizi ikinci dünya savaşına doğru çeviriyor. En çok kan dolduran kısımları ise bunun bir deney olmaması neredeyse otobiyografik sayılabilecek bir takım deneyimleri ve yaşantıları konu alması oluyor.

insanoğlu her şeye alışıyor ama nasıl olduğunu sormayın” türünden Dostoyevskiye ait bir alıntıyı da içinde barındıran kitapta tutsakların çok saatler uykusuz kalabildiğinden, yine uzun saatler boyunca yemeksiz kalıp,  üstelik vücutlarındaki yaralara rağmen yaşamlarını sürdürebildiklerinden bahsediliyor. Bir tutsak diğerlerini uyarmaya geldiğinde Frankl’ı gösterip ‘Sen tehlikedesin, zayıf görünüyorsun’ dediği anda bir gerçek kavranıyor ki, o da şu: Çalışabilecek sağlamlıkta olmayan tutsakların gaz odasına her an gönderilebileceği…

Soğuğun ayakkabılarda yarattığı gerginleşme, her adımda duyulan acı, barakalardaki pislikler, geceleri bir sürü tutsağın birlikte uyuması, açlık hatta fiziksel ve psikolojik işkencelerin bile hiçbirisi tutsakların yakınları akıllarına geldiğinde onların şu anda ne yaptıklarını ve bir daha görüp göremeyeceklerini düşündüklerinde çektikleri acıdan daha büyük olamıyor.

Frankl anormal bir duruma gösterilen, normal tepkilerden bahsederken kamp yaşamına uyum sağlamaya çalışan tutsakların, travmatize olan insanlarla hemen hemen aynı evrelerden geçtiğini belirtiyor. İlk evre olarak şok evresi ve direnme sonrasında gelen geçici bir duyarsızlık hali ve apati. Tutsak artık hiçbir şeyden etkilenmez olur; kitapta bahsedildiği üzere on iki yaşında bir çocuğun donmuş parmaklarıyla revire gelmesinden bile! Frankl bu evredeki duygu yitiminin gerekli bir savunma mekanizması olduğundan ve kendi yaşamını korumaya yönelik büyük bir odaklanmadan bahseder. Ancak kamp sakinlerinin arzuları rüyalarında ortaya çıkmaktadır ki bu kimi zaman sıcak bir banyo ve güzel bir yemek olmaktayken kimi zaman da buradan çıkacağı günü görmektedirler.

Frankl rüyaların ve gerçeklerin korkunç zıtlığından bahseder. Bazısı dürtülerin kısa süreli doyumunu sağlarken, uyanıp gerçekle yüzleşince oluşacak duygusal uçurumun o an için insanın direnç seviyesine iyi gelmeyeceğinden bahseder. Bu aynı şekilde tutsakların birbirine yemek tarifleri vermesi gibi zıtlıklara yol açan tehlikeli bir eyleme benzer.

Umutsuzluk duygusunu derinden yaşayan bu insanlar, Frankl’ın deyimiyle, kültürel anlamda bir kış uykusunda olurlar. Bu durumla bireylerin başa çıkma biçimleri birbirlerinden farklı olsa da ortak paydaları aynı acıları çekip, akıllarının bir köşesiyle sevdiklerini, geçmiş yaşantılarını düşünmeleriydi. Beni kitaptan çok etkileyen bir kısım ise tutsakların işlerine gitmek için komutlarla ve tekmelerle dondurucu soğukta yürüdükleri bir gün Frankl’ın aklına düşen karısı oldu. “Gerçek: insanın özleyebileceği nihai ve en yüksek hedef, sevgidir.” Frankl’ın karısının hayali ve betimlediği bu an gözyaşlarımız olarak ikinci dünya savaşının üstüne düştü.

Genel İlkeleriyle Logoterapi

Logoterapi: Logos: Anlam anlamına gelen Yunanca bir kelimedir. Logoterapi temelde; “kişinin kendi yaşamında bir anlam bulma arayışı, insandaki temel güdülendirici güçtür.” Bu bakımdan Freud’un haz ilkesi ve Adler’in üstünlük arayışına karşı bir anlam olarak ortaya çıkar. Frankl yaşamdaki temel güdünün anlam arayışı olduğunu ileri sürer. İnsan kendi idealleri ve değerleri için yaşama ve ölme yetisine sahip olduğunu ileri sürer.

İnsanın anlam istemi engellenirse, bu durumda logoterapi varoluşsal engellenmeden söz eder. Varoluşsal engellenme kendi içinde patolojik olmadığı gibi patojenik  (hastalık yaratıcı) da değildir. Bir insanın, yaşamın yaşamaya değer oluşuna ilişkin kaygısı, umutsuzlukları varoluşsal bir bunaltıdır.

‘Varoluşsal’ terimi üç şekilde kullanılır: 1) Kendisini, yani insan olma durumunu anlatmak için; 2) Varoluşun anlamı için ve 3) Kişisel varoluşta somut bir anlam bulmaya yönelik anlam istemi olarak.

Frankl’ın kitapta, Nietzsche’ye bulunan atıfından “yaşamak için bir nedeni olan kişi, hemen her nasıla dayanabilir.” anlatımından yola çıkarak, insanın bir hedef ve yaşamda bir anlamının bulunması onun toplama kampı şartlarının gerilimine karşı bile dayanma eşiğini yükselttiğini betimler. (bu durum Frankl’da bilimsel çalışmasını tamamlamaya yönelik derin arzusu şeklinde var olmuştu.)

Gerilimlerin, insanda yapısal olduğunu ifade eden ve ruh sağlığının vazgeçilmez olduğunu ileri süren kurama göre: “insana kendi yaşamının anlamını bulabilmesi için meydan okumada tereddüt etmemesi, hedefi için özgürce mücadele etmesi ve yaşamın yollarında seçimler yapması gereklidir.” İhtiyaç duyulan şey gerilimi boşaltmak değil, potansiyel anlamı keşfedebilmektir.

Frankl’a göre; uğruna yaşamaya değer bir anlam bilincinden yoksun hastalar, kendi içlerindeki boşlukla birlikte varoluşsal boşluk denilen kavrama yaklaşmaktadırlar.

 Varoluşsal boşluk: temelde kendini can sıkıntısı olarak gösteren ve güdülerin, geleneklerin ona ne yapması gerektiği hakkında bir şey söylememesi dolayısıyla insan davranışını, diğerlerinin yaptıkları şeyi arzulamaya ya da diğer insanların kendisinden yapmasını istediği şeyi yapmasına ( totalitercilik) yol açar.

Yaşamın Anlamı Nedir?

Yaşamın anlamı sorusunun cevabını yine insan ancak kendisi verebilir ve bu sorunun muhattabı kişinin kendisidir.

Varoluşun Özü, “İkinci defa yaşıyormuşçasına ve ilk kez şimdi yapmak üzere olduğunuz gibi hatalı hareket etmişçesine yaşayın!” cümlesiyle açıklanabilir. Geçmişe artık dokunamayız, anlar da her an geçmektedir. Sorumluluk duygusunu kamçılayan bu söz öbeği, hastayı kendisinin ne yapacağı ile ilgili bir seçimle karşı karşıya getirir.

 Logoterapistler hastaya değer yargıları empoze etmezler kişinin yaşamının özünü kendisine bırakır ve yargılardan uzak dururlar.

 Logoterapiye göre yaşamın anlamı üç farklı yoldan keşfedilebilir:

  1. Bir eser yaratarak ya da bir iş yaparak;
  2. Bir şey yaşayarak ya da bir insanla etkileşerek;
  3. Kaçınılmaz acıya yönelik bir tavır geliştirerek.

Frankl 2. ve 3. maddeye karşı biraz daha ayrıntılı açıklama getirmiş ve 2. maddenin anlamının bir insanı sevmekle ilintili olduğunu yazmıştır. 3. madde de ise acının anlamından ve insanoğlunun kişisel bir trajediyi bile bir zafere dönüştürme potansiyelinin bulunduğundan bahseder.

İnsanların anlam arayışları onların değer yargılarına, yaşantılarına göre değişiklik gösterir ve hayatta seçimler yapar bu seçimlerin sorumluluğu yine insanın kendisine aittir. İnsan var oluşunun  temelde geçici olduğunu öne süren logoterapi, bu konuda kötümser değil fakat eylemci bir yol izler. Yaşlılık temasına ise bakış açısı: “var olmanın en kesin kanıtı bir şeylerin yaşanmış olmasıdır.” olmaktadır. Geçmişin gerçekleri, anlamları, yaşantıları insanın anlamlarını oluşturur ve onları hiçlik ambarından kurtarır.

Selin Uçar - DoktorTakvimi.com