Etiket: varoluş

Joker Filmi ve Frank Sinatra’nın That’s Life Şarkısı Yorumlaması

No Comments

Bu gece paylaşacağım post Joker filmi ve Frank Sinatra’nın buluşma noktası olan “That’s Life” şarkısı ile ilgili olacak.


Joker filmi gerek popüler kültürde yer etmesi gerekse çok konuşulmasıyla hepimizin aklında ışık yakan filmlerden oldu. Kişisel olarak ise beni tıpkı Platon’un mağara betimlemesi gibi içine çeken ve gerçekliğimi sorgulamama neden olan izlediğim andan beri unutamamayla yüzleştiğim fantastik bir içgörü gibiydi. Edebi, sinematografik ve felsefi yönleri hakkında saatlerce yazmak istesem de bugün bir diğer aşık olduğum alan olan psikoloji konusunda yazacağım.

Joker’in çocukluğundan bu yana çeşitli travmalara maruz kalmış bir çocukluk geçirdiğini ve karakter gelişiminde de bu durumun yansımalarını film boyunca görüyoruz. Filmi izleyen birçok alandan arkadaşım ve siz sevgili takipçilerim fark ettirmiştir ki, Joker’in gerçeklik algısı yer yer bozuluyor ve aslında şizofreni hastalığını düşündürecek zeminler hazırlıyor.

Psikolojik boyut bir bakışını bu aynaya yansıtsa da felsefi anlam, insanlara güvendiğini ve Joker’in zamanla insanların doğalarının kötü olduklarını keşfettikçe tüm otorite figürlerini reddettiğini ileri sürüyor.

İki görüş düşünedursun, That’s Life şarkısı filmin en kritik anlarında kulaklarımıza ziyafet vererek, Frank Sinatra ve Bipolariteyi çağrıştırmaya devam ediyor. Frank Sinatra’nın geçmişte Bipolarite yaşadığını gerek özel yaşamı gerekse eserlerinde ufuk açıcı bir biyografik keşif sayesinde bulup, yorumlayabiliyoruz:)

Film süresince Joker, Sinatra’nın “up” and “down”larında bir görünüp, bir kaybolurken tüm ruhsal çatışmalar, içsel beklentiler ve dıştan destek göremeyişler bize yaşamın ne kadar zor ama bir o kadar da muhteşem bir yolculuk olduğunu tekrar tekrar anımsatıyor.

Joker şizofren miydi? Sinatra Bipolar mıydı? Bu argümanlar tartışıladursun, gerçekte bize konan tanıların değil de yaşamda renklerin önemli olduğunu kavratan eserlerden biri olarak bilinç kütüphanesinde güzel bir yer ediniyor 🙂 Sevgiyle Kalın.

İnsanın Anlam Arayışı Kitabının İncelemesi ve Logoterapi

No Comments

Kitaba Bir Bakış

Toplama kampı deneyimleriyle başlayan Victor E. Frankl’ın yazmış olduğu “İnsanın Anlam Arayışı” kitabı bizlere Zimbardo deneyini anımsatan toplama kampı betimlemeleriyle; çarpıcı ve etkileyici bir biçimde gözlerimizi ikinci dünya savaşına doğru çeviriyor. En çok kan dolduran kısımları ise bunun bir deney olmaması neredeyse otobiyografik sayılabilecek bir takım deneyimleri ve yaşantıları konu alması oluyor.

insanoğlu her şeye alışıyor ama nasıl olduğunu sormayın” türünden Dostoyevskiye ait bir alıntıyı da içinde barındıran kitapta tutsakların çok saatler uykusuz kalabildiğinden, yine uzun saatler boyunca yemeksiz kalıp,  üstelik vücutlarındaki yaralara rağmen yaşamlarını sürdürebildiklerinden bahsediliyor. Bir tutsak diğerlerini uyarmaya geldiğinde Frankl’ı gösterip ‘Sen tehlikedesin, zayıf görünüyorsun’ dediği anda bir gerçek kavranıyor ki, o da şu: Çalışabilecek sağlamlıkta olmayan tutsakların gaz odasına her an gönderilebileceği…

Soğuğun ayakkabılarda yarattığı gerginleşme, her adımda duyulan acı, barakalardaki pislikler, geceleri bir sürü tutsağın birlikte uyuması, açlık hatta fiziksel ve psikolojik işkencelerin bile hiçbirisi tutsakların yakınları akıllarına geldiğinde onların şu anda ne yaptıklarını ve bir daha görüp göremeyeceklerini düşündüklerinde çektikleri acıdan daha büyük olamıyor.

Frankl anormal bir duruma gösterilen, normal tepkilerden bahsederken kamp yaşamına uyum sağlamaya çalışan tutsakların, travmatize olan insanlarla hemen hemen aynı evrelerden geçtiğini belirtiyor. İlk evre olarak şok evresi ve direnme sonrasında gelen geçici bir duyarsızlık hali ve apati. Tutsak artık hiçbir şeyden etkilenmez olur; kitapta bahsedildiği üzere on iki yaşında bir çocuğun donmuş parmaklarıyla revire gelmesinden bile! Frankl bu evredeki duygu yitiminin gerekli bir savunma mekanizması olduğundan ve kendi yaşamını korumaya yönelik büyük bir odaklanmadan bahseder. Ancak kamp sakinlerinin arzuları rüyalarında ortaya çıkmaktadır ki bu kimi zaman sıcak bir banyo ve güzel bir yemek olmaktayken kimi zaman da buradan çıkacağı günü görmektedirler.

Frankl rüyaların ve gerçeklerin korkunç zıtlığından bahseder. Bazısı dürtülerin kısa süreli doyumunu sağlarken, uyanıp gerçekle yüzleşince oluşacak duygusal uçurumun o an için insanın direnç seviyesine iyi gelmeyeceğinden bahseder. Bu aynı şekilde tutsakların birbirine yemek tarifleri vermesi gibi zıtlıklara yol açan tehlikeli bir eyleme benzer.

Umutsuzluk duygusunu derinden yaşayan bu insanlar, Frankl’ın deyimiyle, kültürel anlamda bir kış uykusunda olurlar. Bu durumla bireylerin başa çıkma biçimleri birbirlerinden farklı olsa da ortak paydaları aynı acıları çekip, akıllarının bir köşesiyle sevdiklerini, geçmiş yaşantılarını düşünmeleriydi. Beni kitaptan çok etkileyen bir kısım ise tutsakların işlerine gitmek için komutlarla ve tekmelerle dondurucu soğukta yürüdükleri bir gün Frankl’ın aklına düşen karısı oldu. “Gerçek: insanın özleyebileceği nihai ve en yüksek hedef, sevgidir.” Frankl’ın karısının hayali ve betimlediği bu an gözyaşlarımız olarak ikinci dünya savaşının üstüne düştü.

Genel İlkeleriyle Logoterapi

Logoterapi: Logos: Anlam anlamına gelen Yunanca bir kelimedir. Logoterapi temelde; “kişinin kendi yaşamında bir anlam bulma arayışı, insandaki temel güdülendirici güçtür.” Bu bakımdan Freud’un haz ilkesi ve Adler’in üstünlük arayışına karşı bir anlam olarak ortaya çıkar. Frankl yaşamdaki temel güdünün anlam arayışı olduğunu ileri sürer. İnsan kendi idealleri ve değerleri için yaşama ve ölme yetisine sahip olduğunu ileri sürer.

İnsanın anlam istemi engellenirse, bu durumda logoterapi varoluşsal engellenmeden söz eder. Varoluşsal engellenme kendi içinde patolojik olmadığı gibi patojenik  (hastalık yaratıcı) da değildir. Bir insanın, yaşamın yaşamaya değer oluşuna ilişkin kaygısı, umutsuzlukları varoluşsal bir bunaltıdır.

‘Varoluşsal’ terimi üç şekilde kullanılır: 1) Kendisini, yani insan olma durumunu anlatmak için; 2) Varoluşun anlamı için ve 3) Kişisel varoluşta somut bir anlam bulmaya yönelik anlam istemi olarak.

Frankl’ın kitapta, Nietzsche’ye bulunan atıfından “yaşamak için bir nedeni olan kişi, hemen her nasıla dayanabilir.” anlatımından yola çıkarak, insanın bir hedef ve yaşamda bir anlamının bulunması onun toplama kampı şartlarının gerilimine karşı bile dayanma eşiğini yükselttiğini betimler. (bu durum Frankl’da bilimsel çalışmasını tamamlamaya yönelik derin arzusu şeklinde var olmuştu.)

Gerilimlerin, insanda yapısal olduğunu ifade eden ve ruh sağlığının vazgeçilmez olduğunu ileri süren kurama göre: “insana kendi yaşamının anlamını bulabilmesi için meydan okumada tereddüt etmemesi, hedefi için özgürce mücadele etmesi ve yaşamın yollarında seçimler yapması gereklidir.” İhtiyaç duyulan şey gerilimi boşaltmak değil, potansiyel anlamı keşfedebilmektir.

Frankl’a göre; uğruna yaşamaya değer bir anlam bilincinden yoksun hastalar, kendi içlerindeki boşlukla birlikte varoluşsal boşluk denilen kavrama yaklaşmaktadırlar.

 Varoluşsal boşluk: temelde kendini can sıkıntısı olarak gösteren ve güdülerin, geleneklerin ona ne yapması gerektiği hakkında bir şey söylememesi dolayısıyla insan davranışını, diğerlerinin yaptıkları şeyi arzulamaya ya da diğer insanların kendisinden yapmasını istediği şeyi yapmasına ( totalitercilik) yol açar.

Yaşamın Anlamı Nedir?

Yaşamın anlamı sorusunun cevabını yine insan ancak kendisi verebilir ve bu sorunun muhattabı kişinin kendisidir.

Varoluşun Özü, “İkinci defa yaşıyormuşçasına ve ilk kez şimdi yapmak üzere olduğunuz gibi hatalı hareket etmişçesine yaşayın!” cümlesiyle açıklanabilir. Geçmişe artık dokunamayız, anlar da her an geçmektedir. Sorumluluk duygusunu kamçılayan bu söz öbeği, hastayı kendisinin ne yapacağı ile ilgili bir seçimle karşı karşıya getirir.

 Logoterapistler hastaya değer yargıları empoze etmezler kişinin yaşamının özünü kendisine bırakır ve yargılardan uzak dururlar.

 Logoterapiye göre yaşamın anlamı üç farklı yoldan keşfedilebilir:

  1. Bir eser yaratarak ya da bir iş yaparak;
  2. Bir şey yaşayarak ya da bir insanla etkileşerek;
  3. Kaçınılmaz acıya yönelik bir tavır geliştirerek.

Frankl 2. ve 3. maddeye karşı biraz daha ayrıntılı açıklama getirmiş ve 2. maddenin anlamının bir insanı sevmekle ilintili olduğunu yazmıştır. 3. madde de ise acının anlamından ve insanoğlunun kişisel bir trajediyi bile bir zafere dönüştürme potansiyelinin bulunduğundan bahseder.

İnsanların anlam arayışları onların değer yargılarına, yaşantılarına göre değişiklik gösterir ve hayatta seçimler yapar bu seçimlerin sorumluluğu yine insanın kendisine aittir. İnsan var oluşunun  temelde geçici olduğunu öne süren logoterapi, bu konuda kötümser değil fakat eylemci bir yol izler. Yaşlılık temasına ise bakış açısı: “var olmanın en kesin kanıtı bir şeylerin yaşanmış olmasıdır.” olmaktadır. Geçmişin gerçekleri, anlamları, yaşantıları insanın anlamlarını oluşturur ve onları hiçlik ambarından kurtarır.

Selin Uçar - DoktorTakvimi.com