Etiket: Psikoloji

Baş Etme Stratejilerinden Biri: Mizah Tarzları

No Comments

Bu yazımda hem bilişsel hem duygusal hem kişilerarası hem de tez konum olarak kullandığımız bir yapı olan mizah’i ele alacağım. Mizah’ın iyileştirici yönü geçmişten bu yana birçok araştırmaya konu olmuş durumda peki ya mizahın arkasında yalnızca gülme edimi yoksa? Aslında onu bir başa çıkma stratejisi olarak kullanıyorsak?


Bu sorularla dolu aralık kapıyı biraz daha açalım ve bilmeden kullandığımız mizah tarzlarına bir göz atalım. (Yazının geri kalanında friends dizisinde olan chandler bing karakterini düşünebilirsiniz😊)

•Katılımcı Mizah: Kişinin kendi gereksinimlerine de önem vererek başkalarını eğlendirdiği, rahatlamaya odaklanılan paylaşımcı bir mizah türüdür. Kendileri hakkında komik şeyler anlatırken bile kendilerini kabul duygularını koruyabilirler. (Martin ve ark,2003)

•Saldırgan Mizah: Bireyin kendi üstünlük ve haz ihtiyacını başkalarından uygunsuz bir biçimde karşılamaya çalışmasıdır. Genellikle küçük düşürme, alay etme ve baskı altında tutma ilişkilidir. (İlhan,2005)

•Kendini Yıkıcı Mizah: Bu türde ise kişi kendi ihtiyaçlarını göz ardı ederek başkalarıyla iletişimini güçlendirmeye çalışır ve bunu kendini yererek gerçekleştirir. Düşük benlik algısı ile yakından ilişkili bir mizah tarzıdır.

•Kendini Geliştirici Mizah: Bu tarza yatkın kişilerde genellikle hayata karşı esprili bir yaşam perspektifi vardır. Stresli durumlarda bile bu durumu korurlar. (Hampes,2006) Mizahın birey tarafından algılanması yeterli olmaktadır, başka kişilerle paylaşılması gerekmez. Bu mizah tarzı olumlu ve uyumludur.
Kaynakça:Mizah tarzları ve psikolojik belirtiler arasındaki ilişkinin incelenmesi (Özdolap,2015).

Nomofobi

No Comments

Bu yazımın konusu Nomofobi olarak da psikoloji/sosyoloji literatüründe tanınan; belirtileri arasında tablet, akıllı telefon ve bilgisayar gibi akıllı cihazların yoksunluğundan duyulan kaygı ve endişe düşünceleri olacak

Zorlu geçen sosyal izolasyon dönemi beraberinde sosyal medyayı daha aktif kullanmamızı arttırmamıza sebep olsa da kendimizi fizyolojik yönden güvenli tutarken psikolojik olarak düşünmediğimiz birkaç yön bırakıyor olabilir miyiz? Örneğin; normal şartlarda yapılan araştırmaların bir çoğu üniversite ve yüksek okulda bu durumun daha çok gözüktüğü konusunda hem fikir. Sosyal medyaya gün içinde çok fazla zaman ayırıyorsak ve bu gündelik işlevselliği bozmaya başladıysa depresyon, boyun ağrıları, hoşgörü eksikliği, sosyal izolasyon, yalnızlık, öz saygı, dikkat dağınıklığı ve aile içi ilişki sağlığının bozulmasını olumsuz yönde etkileyebiliyor. Kimi araştırmalarda ise katılımcılar sosyal medyadaki hayatlarına gerçek hayatlarındaki sosyal yaşamlarından daha çok önem verdikleri gösterilmiş Yıldırım, Kişioğlu (2018). Telefon bağlantısının yitirileceği korkusu ve gelişmeleri kaçırma korkusu da yine önemli noktalar arasında bulunmakta
Biraz es vererek düşündüğümüzde kendi farkındalığımıza göz atmak adına bu günlerde sosyal medyayı ne kadar az ya da sık kullandığımıza bir bakalım. Bu içe dönüş size kendinizi nasıl hissettirdi?

Tabii bu satırları okurken aklınızdan geçen düşünce “Evden çıkamıyoruz peki sosyal medyaya da girmezsek nasıl vakit geçireceğiz?” olabilir. Bu çok anlaşılabilir. Bunun çözümü sanıyorum bilişsel çarpıtma olarak “ya hep ya hiç”e biraz ara vermekten geçiyor. Sosyal medya kullanımını 1 saat azaltıp onun yerine bir aktivite, sanatla uğraşmak ve sizi rahatlatan bir şey ile meşgul olmak konabilir. Unutmayın psikolojik yöntemler kademeli olarak azaltılır ya da arttırılır; bu aklıma çok güzel bir sözü ve öğretiyi getirdi. “Her şey zehirdir önemli olan dozdur” Paracelcus biraz aşktan bahsediyor olabilir tabii😊
Nomofobiden kısaca bahsettik ismini daha sık duyacağıza benziyor. Umarım bu süreç sizin için tutkularınızı keşfetmek ya da devam etmek ile ilgili oluyordur.

Edebiyatta, Nörobilim ve Psikolojide Hatırlamak Üstüne

No Comments

“Edebiyatta Hatırlamak”


En sevdiğim yazarlar listemde nerelerde saklasam bilemeyecek kadar çok değer verdiğim bir yazarı anlatmak ile başlıyorum, bu yazıma; Milan Kundera, edebiyat ve sanat dünyasına yaptığı katkılar kadar şüphesiz ki psikolojik çözümlemeleriyle de romanlarında; ilkbahar rüzgarında hafif açık kalan algı kapılarımıza davetkar bir tutumla seslenmiştir:

“Yıllar sonra tekrar görüşen iki insanın heyecanını hayal ediyorum. Bir zamanlar sık sık görüşmüşlerdir ve bu yüzden de, aynı yaşanmışlıklarla, aynı anılarla bağlı olduklarını düşünürler. Aynı anılar mı? Yanlış anlamalar burada başlar:anıları aynı değildir. İkisi de geçmişten iki ya da üç durum hatırlamaktadır ama herkesinki kendinedir; anıları birbirine benzemez, birbiriyle örtüşmez; hatta nicel olarak bile birbiriyle kıyaslanamazlar; biri öteki hakkında, onun kendisi hakkında hatırladığından çok daha fazla şey hatırlar.” Milan Kundera- Bilmemek

Üstteki paragrafta Milan Kundera bize hatırlamanın, algılarımızın ve hatta seçici algılarımızın, unutmanın, ilişkilerin bir noktada yaşamın büyük bir sırrını vermiştir: Anımsamak… Beynimizin ücra kıvrımlarında biçimlenen, algılarımızla duyumsadığımız ve tam çalışma yöntemi hakkında gizemin ve araştırmalarım hiç bitmeyeceği türden olan alanımız.

Edebiyat alanında unutmak(!) üstüne milyonlarca harikulade eser verilmişse de hatırlamak hep biraz şiirlerle ilgilidir sanki. (İşte bu alan hakkında birkaç kelam etmeyi bir sonraki yazılarıma saklıyorum. Belki birkaç şiir örneği ile, kimbilir belki de şiir dinletisi ile 🙂 Dördüncü paragrafın sonuna sakladığım bilim alanı bize güzel bilgiler vermek üzere yolun tam ortasında duruyor:

Koku Duyusu ve Hatırlama İlişkisi

Bilimsel açıdan ise bazı duyular vardır ki, anımsamayı kolaylaştırıcı şekilde vücudumuz onları zaman içinde düzenlemiştir. Hatırlamak ilk çağdan beri insanların kullanması elzem olan bir materyal olmuştur. Hatırlama kavramına nörobilişsel bir açıdan bakacak olursak, aşağıdaki
alıntıda koku duyusu üzerinden direkt olarak hafızadaki etkin rolüyle bilinen hipokampüs bağlantısı ele alınmıştır:


“Talamus beyne gelen çok sayıda uyaranı alarak korteksin ilgili alanına iletmektedir. Diğer tüm duyu sistemlerinden gelen bilgi serebral kortekse yönlendirilmeden önce talamusta işlenirken koku duyusu doğrudan limbik sistemin amigdala-hipokampal kompleksinde işlenmektedir (Herz ve Engen 1996: 300). Diğer duyular ile koku duyusu arasındaki bu farklılık koku duyusunun bilinçli bir farkındalık olmaksızın organizmanın otomatik davranış şekilleri geliştirmesine sebep olmaktadır.” (Ünver, Fidan (2018, 752)

KOKU DUYUSUNUN DİĞER DUYULARDAN FARKI VE FARKLILIĞIN EVRİMSEL PERSPEKTİFLE DEĞERLENDİRİLMESİ (Reyhan ÜNVER FİDAN)

Ne dersiniz belki de bu yüzden bir parfüm kokusu bizi kişisel tarihimizin milattan öncesine götürebiliyordur 🙂

Psikoloji ve Hatırlama


Biraz da hem site temamız olan hem de mesleğim olan psikolojideki hatırlama hakkında yazmak isterim. Psikolojide hatırlama deyince aklımıza aynı zamanda bellek gelir. Bellek beynimizin dış dünyaya açtığı bir pencere gibi görev görür. Günlük yaşam aktivitelerimizi ve tümden bakıldığında yaşamımızı belleğimiz sayesinde sürdürürüz. Belleğimiz Kısa Dönem Bellek, İşlem Belleği, Uzun Dönem Bellek, Epizodik ve Semantik Bellek’ten oluşur. Beynimizde her birinin ayrı görevi vardır.

Kısa dönem belleği hafızamızdaki bilgileri bir süreliğine tutarken uzun süreli bellek de yıllarca korunan bilgilerimiz bulunur. Hafıza problemlerimiz genetik ve çevresel etkenlerle ortaya çıkabilir. Bu durumun önüne geçmek için, yeni bir şeyler öğrenmek, entelektüel kapasitemizi genişletmek, dengeli beslenmek, analitik düşünmek gibi birçok faktör bizi hafıza problemlerine karşı koruyabilir. (Daha sonraki yazılarda faktörler detaylı olarak ele alınacaktır.)


Bizi biz yapan kişiliğimiz aslında anılarımız olabilir mi?

Bu konu üzerine bir süre düşünürsek, gerçekten de kişiliğimizi oluşturan benlik parçalarımızın aslında anılarımızdan oluştuğunu görebiliyoruz. Bu durumda yaşamda iyi anılar biriktirmek hem ruh hem de beden sağlığımıza dolaylı yoldan iyi geliyor olabilir. Eğer hatırlamasaydık primitif canlılar olabilirdik ve seçeneklerimiz deneyimlerden çok hislerimize ya da içgüdülerimize dayalı olabilirdi. Bu da felsefik açıdan varoluş sorunsalını da beraberinde getirebilirdi.

Genellikle “Sonuç” bölümünde bilgiler toparlanır ve berrak bir zihinle yazıya veda edilir ancak konu “hatırlama” olunca biraz soru işaretinden zarar gelmez üstelik beyin sağlığı açısından da faydalı olur diye düşünmekteyim:) Bir westworld repliğini der ki :”Farkı ayırt edemiyorsan benim robot olmamın senin için bir önemi var mı?”

Pekii, eğer hatırlamasaydık bugüne dek yaşadıklarımızın bizim için bir önemi kalır mıydı?

İnsanın Anlam Arayışı Kitabının İncelemesi ve Logoterapi

No Comments

Kitaba Bir Bakış

Toplama kampı deneyimleriyle başlayan Victor E. Frankl’ın yazmış olduğu “İnsanın Anlam Arayışı” kitabı bizlere Zimbardo deneyini anımsatan toplama kampı betimlemeleriyle; çarpıcı ve etkileyici bir biçimde gözlerimizi ikinci dünya savaşına doğru çeviriyor. En çok kan dolduran kısımları ise bunun bir deney olmaması neredeyse otobiyografik sayılabilecek bir takım deneyimleri ve yaşantıları konu alması oluyor.

insanoğlu her şeye alışıyor ama nasıl olduğunu sormayın” türünden Dostoyevskiye ait bir alıntıyı da içinde barındıran kitapta tutsakların çok saatler uykusuz kalabildiğinden, yine uzun saatler boyunca yemeksiz kalıp,  üstelik vücutlarındaki yaralara rağmen yaşamlarını sürdürebildiklerinden bahsediliyor. Bir tutsak diğerlerini uyarmaya geldiğinde Frankl’ı gösterip ‘Sen tehlikedesin, zayıf görünüyorsun’ dediği anda bir gerçek kavranıyor ki, o da şu: Çalışabilecek sağlamlıkta olmayan tutsakların gaz odasına her an gönderilebileceği…

Soğuğun ayakkabılarda yarattığı gerginleşme, her adımda duyulan acı, barakalardaki pislikler, geceleri bir sürü tutsağın birlikte uyuması, açlık hatta fiziksel ve psikolojik işkencelerin bile hiçbirisi tutsakların yakınları akıllarına geldiğinde onların şu anda ne yaptıklarını ve bir daha görüp göremeyeceklerini düşündüklerinde çektikleri acıdan daha büyük olamıyor.

Frankl anormal bir duruma gösterilen, normal tepkilerden bahsederken kamp yaşamına uyum sağlamaya çalışan tutsakların, travmatize olan insanlarla hemen hemen aynı evrelerden geçtiğini belirtiyor. İlk evre olarak şok evresi ve direnme sonrasında gelen geçici bir duyarsızlık hali ve apati. Tutsak artık hiçbir şeyden etkilenmez olur; kitapta bahsedildiği üzere on iki yaşında bir çocuğun donmuş parmaklarıyla revire gelmesinden bile! Frankl bu evredeki duygu yitiminin gerekli bir savunma mekanizması olduğundan ve kendi yaşamını korumaya yönelik büyük bir odaklanmadan bahseder. Ancak kamp sakinlerinin arzuları rüyalarında ortaya çıkmaktadır ki bu kimi zaman sıcak bir banyo ve güzel bir yemek olmaktayken kimi zaman da buradan çıkacağı günü görmektedirler.

Frankl rüyaların ve gerçeklerin korkunç zıtlığından bahseder. Bazısı dürtülerin kısa süreli doyumunu sağlarken, uyanıp gerçekle yüzleşince oluşacak duygusal uçurumun o an için insanın direnç seviyesine iyi gelmeyeceğinden bahseder. Bu aynı şekilde tutsakların birbirine yemek tarifleri vermesi gibi zıtlıklara yol açan tehlikeli bir eyleme benzer.

Umutsuzluk duygusunu derinden yaşayan bu insanlar, Frankl’ın deyimiyle, kültürel anlamda bir kış uykusunda olurlar. Bu durumla bireylerin başa çıkma biçimleri birbirlerinden farklı olsa da ortak paydaları aynı acıları çekip, akıllarının bir köşesiyle sevdiklerini, geçmiş yaşantılarını düşünmeleriydi. Beni kitaptan çok etkileyen bir kısım ise tutsakların işlerine gitmek için komutlarla ve tekmelerle dondurucu soğukta yürüdükleri bir gün Frankl’ın aklına düşen karısı oldu. “Gerçek: insanın özleyebileceği nihai ve en yüksek hedef, sevgidir.” Frankl’ın karısının hayali ve betimlediği bu an gözyaşlarımız olarak ikinci dünya savaşının üstüne düştü.

Genel İlkeleriyle Logoterapi

Logoterapi: Logos: Anlam anlamına gelen Yunanca bir kelimedir. Logoterapi temelde; “kişinin kendi yaşamında bir anlam bulma arayışı, insandaki temel güdülendirici güçtür.” Bu bakımdan Freud’un haz ilkesi ve Adler’in üstünlük arayışına karşı bir anlam olarak ortaya çıkar. Frankl yaşamdaki temel güdünün anlam arayışı olduğunu ileri sürer. İnsan kendi idealleri ve değerleri için yaşama ve ölme yetisine sahip olduğunu ileri sürer.

İnsanın anlam istemi engellenirse, bu durumda logoterapi varoluşsal engellenmeden söz eder. Varoluşsal engellenme kendi içinde patolojik olmadığı gibi patojenik  (hastalık yaratıcı) da değildir. Bir insanın, yaşamın yaşamaya değer oluşuna ilişkin kaygısı, umutsuzlukları varoluşsal bir bunaltıdır.

‘Varoluşsal’ terimi üç şekilde kullanılır: 1) Kendisini, yani insan olma durumunu anlatmak için; 2) Varoluşun anlamı için ve 3) Kişisel varoluşta somut bir anlam bulmaya yönelik anlam istemi olarak.

Frankl’ın kitapta, Nietzsche’ye bulunan atıfından “yaşamak için bir nedeni olan kişi, hemen her nasıla dayanabilir.” anlatımından yola çıkarak, insanın bir hedef ve yaşamda bir anlamının bulunması onun toplama kampı şartlarının gerilimine karşı bile dayanma eşiğini yükselttiğini betimler. (bu durum Frankl’da bilimsel çalışmasını tamamlamaya yönelik derin arzusu şeklinde var olmuştu.)

Gerilimlerin, insanda yapısal olduğunu ifade eden ve ruh sağlığının vazgeçilmez olduğunu ileri süren kurama göre: “insana kendi yaşamının anlamını bulabilmesi için meydan okumada tereddüt etmemesi, hedefi için özgürce mücadele etmesi ve yaşamın yollarında seçimler yapması gereklidir.” İhtiyaç duyulan şey gerilimi boşaltmak değil, potansiyel anlamı keşfedebilmektir.

Frankl’a göre; uğruna yaşamaya değer bir anlam bilincinden yoksun hastalar, kendi içlerindeki boşlukla birlikte varoluşsal boşluk denilen kavrama yaklaşmaktadırlar.

 Varoluşsal boşluk: temelde kendini can sıkıntısı olarak gösteren ve güdülerin, geleneklerin ona ne yapması gerektiği hakkında bir şey söylememesi dolayısıyla insan davranışını, diğerlerinin yaptıkları şeyi arzulamaya ya da diğer insanların kendisinden yapmasını istediği şeyi yapmasına ( totalitercilik) yol açar.

Yaşamın Anlamı Nedir?

Yaşamın anlamı sorusunun cevabını yine insan ancak kendisi verebilir ve bu sorunun muhattabı kişinin kendisidir.

Varoluşun Özü, “İkinci defa yaşıyormuşçasına ve ilk kez şimdi yapmak üzere olduğunuz gibi hatalı hareket etmişçesine yaşayın!” cümlesiyle açıklanabilir. Geçmişe artık dokunamayız, anlar da her an geçmektedir. Sorumluluk duygusunu kamçılayan bu söz öbeği, hastayı kendisinin ne yapacağı ile ilgili bir seçimle karşı karşıya getirir.

 Logoterapistler hastaya değer yargıları empoze etmezler kişinin yaşamının özünü kendisine bırakır ve yargılardan uzak dururlar.

 Logoterapiye göre yaşamın anlamı üç farklı yoldan keşfedilebilir:

  1. Bir eser yaratarak ya da bir iş yaparak;
  2. Bir şey yaşayarak ya da bir insanla etkileşerek;
  3. Kaçınılmaz acıya yönelik bir tavır geliştirerek.

Frankl 2. ve 3. maddeye karşı biraz daha ayrıntılı açıklama getirmiş ve 2. maddenin anlamının bir insanı sevmekle ilintili olduğunu yazmıştır. 3. madde de ise acının anlamından ve insanoğlunun kişisel bir trajediyi bile bir zafere dönüştürme potansiyelinin bulunduğundan bahseder.

İnsanların anlam arayışları onların değer yargılarına, yaşantılarına göre değişiklik gösterir ve hayatta seçimler yapar bu seçimlerin sorumluluğu yine insanın kendisine aittir. İnsan var oluşunun  temelde geçici olduğunu öne süren logoterapi, bu konuda kötümser değil fakat eylemci bir yol izler. Yaşlılık temasına ise bakış açısı: “var olmanın en kesin kanıtı bir şeylerin yaşanmış olmasıdır.” olmaktadır. Geçmişin gerçekleri, anlamları, yaşantıları insanın anlamlarını oluşturur ve onları hiçlik ambarından kurtarır.

Uyku Hijyeni Nedir ve Nasıl Sağlanır?

No Comments

Uyku, güne hazırlanmamızı sağlayıp bizi dinlendiren bilişimizi, duygularımızı ve hemen hemen tüm yaşamsal ihtiyaçlarımızı düzenleyen yaşamımızdaki en önemli olgulardan biridir.

Kişinin ne kadar uyuduğu, kaçta uyuduğu ve uyandığı sirkadiyen ritime göre belirlenir. Sirkadiyen ritim kişiden kişiye göre farklılık gösterir. Örneğin; kimisi için 7 saat uyku yeterliyken ve sabah 10.00’de uyandığında kendini dinlenmiş hissediyorken, kimisi için 9 saat uyku uyumak ve sabah 06.00’da uyanmak güne hazır hissetmesine neden olabilir. (uyku bozukluklarında bu durum değişkenlik gösterebilir.)

Sağlıklı bir uykunun gerçekleşme süreci belirli evrelerden oluşur. Uykumuz gittikçe derinleşir ve rüya gördüğümüz sıralarda beynimiz uykuda aktif çalışmaya başlar, vücudumuzsa hareketlerini oldukça kısıtlar. Bu vücudun gördüğümüz rüyalar karşısında tepki vermemek için kullandığı savunma mekanizması gibidir.

Uyku bozukluklarında ya da depresyondayken uykuya dalamama, geç dalma, kaliteli uyku uyuyamama, gecede 5’ten fazla kez uyanma görülebilir tabi bu durum birçok değişkene bağlıdır ve böyle bir durumda bir uzmandan destek alınması gerekebilir.

Uyku hijyeni nedir?

Sirkadiyen ritim kişiden kişiye göre farklılık gösterse de uyku hijyeni konusunda neredeyse herkes ortak noktalarda birleşebilir. Uyku hijyeni sağlıklı ve kaliteli bir uykuya geçiş için kolaylık sağlayan, yapılması önerilen bir kavramdır.

Uyku hijyeni nasıl sağlanır?

  • Televizyon, ipad ve telefon gibi mavi ışık salgılayan teknolojik ürünleri uyumadan önce izlemek veya kullanmak uyku kalitesini ve uykuya geçiş sürecini etkileyen bir faktör, bu yüzden ne kadar zor olsa da (!) olabildiğince uzak durmak da fayda var : )
  • Alkol, sigara ve kafeini uyumadan önce tüketmemeniz uyku kalitenizi arttıracaktır. Bununla ilgili bir makale için tıklayınız: https://journals.sagepub.com/doi/abs/10.2466/pms.1993.77.1.16
  • Yatmadan önce yemek yemek de uyku hijyenini etkileyebilen bir şey! Atıştırmalıklar ne kadar keyifli olsa da dikkat etmek gerek : )
  • Yatak odasında televizyon izlemek, heyecanlı bir kitap okumak, ders çalışmak da uyku kalitesini etkileyebilir. Yatağı uyumak için kullanmak uyku hijyeninde büyük önem taşır.
  • Uyumadan hemen önce egzersiz veya spor yapmamak önemlidir. Vücudumuz çalıştığında beynimiz de etkilenir ve uykumuz aniden kaçabilir.
  • Gün için siestaları bazen en çok istediğimiz şeyler haline dönüşebilseler de gece uykusunu büyük ölçüde etkilerler. Gece belirli bir saatte uyumak ve gündüz belirli bir saatte uyanmak sirkadiyen ritmimiz için çok önemlidir.
  • Uykunuz kaçtıysa ya da gelmiyorsa geri getirmenin en etkili yollarından biri “sıkılmaktadır.” Beynimiz rutin işlere karşı bir uyku tepkisi getirebilir. Bir şeyi dizmek, katlamak beynin düşünmesini önleyecek ve uykuya açık hale getirecektir.
  • Uykuya dalmadan önce bir şeyi öğrenmek de uykuyu açabilir. O yüzden öğrenme ve spor işlerimizi sabahtan hallediyoruz : )

Unutmayın: Bazen uykuyu ne kadar isteseniz de gelmeyecektir (bazı şeyler gibi : ) bu durumda rahatlamak, uyku üzerine düşünmemek ve saat kaç oldu diye endişelenmemek gerekir bu durumda da sıkıcı işlerimize devam ediyoruz.

Toplum, Sosyal Medya ve Birey Arasındaki Denge: Kendine Ayrılan Zaman

No Comments

Toplum ve birey iç içe olduğu kadar ayrık ve soyut kavramlar da olabilmektedir. Toplumda yaşanan felaketler, buhranlar (Örneğin;savaş zamanları) gibi farklı faktörler bireyin yaşamını olumsuz yönde etkileyebilmektedir. Zamanla üstünde durulan konuların içeriği ve türü değişkenlik gösterse de toplumun bireye olan etkisi bugün hala en çok değinilen konuların başında gelmektedir.

Günümüzde sosyal medya ve şehir yaşamının gerçekleştirmiş olduğu kısır döngü etkilerin yapılan çalışmalarda stres oranını arttırmasına yol açtığı görülmüştür.

Modern insanın gerek iş yerinde gerekse trafikte geçirdiği zaman neredeyse hayatının büyük bir bölümünü oluşturmaktadır. Kendine ayırdığı zamanın ise azımsanamayacak bir kısmı sosyal medyada geçmektedir.

Kendinizle kaliteli zaman geçiriyor musunuz?

Eve, işe,çocuklarımıza, sosyal hayatımıza, akrabalarımıza ayırdığımız zaman elbette ki hayatımızın büyük çoğunluğunu kapsamakta. Şimdi farklı bir açıdan bakalım. Düşündüğünüzde en son kendinizle ne zaman bir aktivite yaptınız? Bu tek başına sinemaya gitmek, kendinize güzel bir akşam yemeği ısmarlamak, sahilde yürüyüş yapmak ya da minik bir ödülle şımartmak bile olabilir! Zaman kavramı herkese göre göreceli olsa da sizin için bunları yapmayalı çok uzun zaman olduysa bir anınızı kendinizle baş başa kalmayla geçirmek stres yükünüzü hafifletmek konusunda faydalı olabilir.

Yetişkinlik dönemine geçiş, insanın bireyleşme çabaları ile toplum normları arasında bir uzlaşma sağlamasını gerektirir. Başaramayanların bir kısmı toplum normlarının egemenliği altına girer. Bu kişiler için için kendini değersiz hisseder, bu duygunun gerisinde varoluşuna anlam katma ve bireyleşme çabalarından vazgeçmiş olmanın suçluluğu bulunur.

Engin Geçtan

Partnerinizle kaliteli zaman geçiriyor musunuz?

Partneriniz ile her şeyden uzaklaştığınız ve tüm odağınızın ikiniz olduğu bir haftasonunuzu hayal edin. Kuş seslerinin geldiği bir orman ya da yere düşen karları izlediğinizin bir kış akşamı olabilir. İlişkinizin dinamiğini canlandıracak çift zamanları sağlıklı bir ilişkinin olmazsa olmazlarıdır! Bunun için çok uzaklara gitmeye de gerek olmayabilir 🙂 sıcak bir gülüş, empatik sessizlik, telefonları bir kenara bırakma ve hatta bazen birlikte oyun oynamak bile var olan ilişkinizi tazeleyecektir. Kitap Önerisi:Benimle Oynar mısın? Yazarı: Evelyn Mcfarlane,James Saywell

Gününüzün ne kadarı sosyal medyada geçiyor? Bu zamanın ne kadar verimli geçtiğini düşünüyorsunuz?

Dilerseniz bu kısmı interaktif bir şekilde ilerletelim. İsterseniz sonradan yüzdelik dilimlerinizi bu post’un altında okuyucularımız ile paylaşabilirsiniz:) Sıradan bir gününüzü düşünün. 1 ile 100 arasında bir puan verecek olsanız gününüzün ne kadarını sosyal medyada geçirdiğinizi puanlayın. Şimdi de geçen zamanın verimliliğini puanlayın. Örneğin sosyal medya aynı zamanda sizin iş alanınız da olabilir. Böyle bir durumda verimli geçme ihtimali daha yüksek olacaktır. Çıkan fark sizin sosyal medyayı bilinçli kullandığınızla ilgili olabilir ama sosyal medyadaki zamanın aslında büyük bir kayıp olduğuyla da ilgili olabilir! Böyle bir durumda bunu azaltmak ya da istediğiniz seviyeye indirmek tabii ki sizin elinizde. (Daha sonraki yazılarımızda bu konu hakkında detaylı bilgi paylaşımı yapacağım.)

Psikanaliz ve Bilişsel Davranışçı Terapi Nedir? Birbirinden Nasıl Ayrılır?

No Comments

Psikolog, Psikolojik Danışmanlar ve Psikiyatrlar mesleki eğitimlerinin başından beri yabancı olmadıkları bu terapi yöntemlerinde gün geçtikçe uzmanlaşmaya başlarlar ve mesleki yaşamlarını seçecekleri ekollere göre belirlerler.

Danışanlar ise bir problemle karşılaştıklarında ve başa çıkma mekanizmalarını kendi lehlerine kullanamadıklarında hangi terapiste ve hangi ekolün kendilerine fayda sağlayacağına karar veremeyebilirler. Bu durumda Google’da basit bir arama yaparak “İyi terapist nerededir?” “Nerede bulunur?” soruları sorulabilir elbette, yine de bu size yeteri kadar bilgi vermeyecektir.  Ekollerin farklarını bilerek ve temel bir bilgiyle terapi sürecini gerçekleştiriyor olmak, size yeni düşünsel kapılar açacaktır.

Psikanaliz Nedir ve Hangi Durumlarda Faydalıdır?

Bugün Sigmund Freud denince aklımıza gelen Psikanalizi temel olarak açıklayacak olursak; Bilinçdışı arzu, istek ve dürtülerin düşünme süreçlerini, ilişki yaşayış biçimini, bakış açısını ve yaşamı etkilediğine ve çocuklukta yaşanan bazı travmatik (ya da travmatik olmayan) deneyimlerin yetişkinlikte de etkisi olabileceğine işaret eden bir ekoldür. Bilinçdışı, serbest çağrışım ve dil sürçmeleri yoluyla bilince getirilir, “rüyalar ise bilinçdışına giden kral yoludur.”

Bu ekolü uygulamak için analistler eğitim sürecindeyken kendileri de analizden geçer ve uzun bir süre süpervizyon süreci devam eder. Uygulanması ciddi bir beceri ve deneyim gerektiren bir ekoldür. Seans sıklığı danışana göre, bireysel olarak belirlense de genellikle en az haftada 2 gün olması analizin ilintililiği açısından faydalıdır.

  • Psikanaliz yıllarca sürebilir.
  • Herhangi bir ev ödevi verilmez.
  • Nevrozlarda ve B kümesi kişilik patolojilerinde faydalı olabilmektedir.
  • Kişinin kendini daha iyi tanımasına yardımcı olur.
  • Analist nötr bir durumdadır. Herhangi bir yönlendirme yapmaz. (Kendine ve bir başkasına zarar verme durumu olmadığı sürece)
  • Çocuklar ile terapide yapılan bazı projektif testler psikanalitik yöntemlere dayanır.
  • Direnç ve aktarım gibi kavramlar terapi içerisinde yer alır.

Bilişsel Davranışçı Terapi Nedir ve Hangi Durumlarda Faydalıdır?

Bilişsel Davranışçı Terapinin Kurucuları klinisyenler olan Aaron Beck ve Albert Ellis’tir. Bilişsel Davranışçı Terapi Duygu, düşünce ve davranış eksenlerinin birlikteliğine dayanır. Duygular, düşünceler ve davranışlar birbirlerini döngüsel şekilde etkilerler. Hayatı anlamlandırmamız onu nasıl gördüğümüze, nasıl hissettiğimize ve hakkında ne düşündüğümüze göre değişim özelliği kazanır. Bilişsel Davranışçı terapi, temelde otomatik düşüncelerimizi, ara inançlarımızı ve en derinde yer alan şemalarımızı terapi sürecine dahil eder. (Ayrıntılı olarak ileriki yazılarda bu konulara değinilecektir.)

Bilişsel Davranışçı Terapinin Psikanalizden belki de en büyük farkı danışanı, ev ödevleri yoluyla danışanı terapi sürecine dahil etmesidir. 

Bilişsel Davranışçı terapide danışan aktif katılımcı olarak yer alır. Danışan ve terapist arasında olan işbirliği terapi dinamiğinin en önemli parçalarındandır. Terapi sürecinin sonunda danışanın artık beceri kazanması ve bu becerileri hayata uyarlaması beklenir (Bu durum aynı zamanda Bilişsel Davranışçı Terapinin ilaca karşı üstün olduğu bir konudur. İlaçlar beceri kazandırmaz fakat terapi hastalık sürecinden sonra da becerilerin nasıl kullanılacağını öğretir.)

Bilişsel Davranışçı terapi özellikle fobilerde ve anksiyete de başarı oranı kanıtlanmış bir ekoldür. Alıştırma yöntemiyle kimi zaman birkaç seansta fobilerin korku tepkisi yaratmaması durumu kazandırılabilir. Bu durum danışanın terapiye uyumuna ve terapistin yetkinliğine de bağlıdır.

  • Bilişsel Davranışçı terapi çoğunlukla yıllarca sürmez.
  • Ev ödevleri terapi oturumlarının olmazsa olmazlarındandır. Danışanın seansta öğrendiği becerileri hayatında uygulamaya başlaması açısından yararlıdır.
  • Duygu, düşünce ve davranışlar üzerinde durulur.
  • Çocuklarda da uygulanabilir.
  • Seanslarda direnç, aktarım ve bilinçdışı süreçlere yer verilmez.

Bilişsel Davranışçı Terapinin Faydalı Olduğu Durumlar

  • Fobiler
  • Depresyon
  • Bipolar Bozukluk
  • Kaygı Bozukları
  • Yeme Bozuklukları
  • Beden Dismorfik Bozukluğu
  • Kişilik Bozuklukları
  • Şizofreni
  • Obezite

ÖZET: Ekoller birbirinden çeşitli yöntemler ile ayrılsa da ortak amaç danışanın kendini keşif sürecinde, hayatını anlamlandırma yoluna ışık tutmasıdır. Danışanın hazır bulunuşluğu ve motivasyonu iyileşme yönünde atılan en büyük adımlardan biridir. Terapistler ekol olarak birbirlerinden ayrılsalar da ortak amaç danışanın ruh sağlığının olumsuz yönde gidişini önlemesinde, var olduysa iyileştirmesinde ve korumasında faydalı olmaktır.

Nefes Egzersizi Uygulaması

No Comments

                                               

 

  • Duruşunuzu düzenleyin: sırtınızı dik, göğsünüz açık hale getirin.
  • Bir elinizi göğsünüze bir elinizi karnınıza koyun.
  • Derince burnunuzdan nefes almaya başlayın, karnınızın şiştiğini hissedeceksiniz bu şekilde içinizden 4’e kadar sayarak yavaş yavaş nefes almaya devam edin, sadece nefesinize odaklanmaya çalışın.
  • Aldığınız nefesi içinizden 6’e kadar sayıp yavaşça verin.
  • Nefesinizi verirken karnınızın indiğini hissedin.
  • Nefesinizi verirken vücudunuzdan çıkışını hissedin. Vücudunuza odaklanın.
  • Nefesinizi vücudunuzun neresinde hissediyorsunuz? Bedeninizde neler olup bitiyor? gözlemleyin.
  • 10 dakika boyunca sadece nefes kontrolüne odaklanın.
  • Duygunuzu anlamaya çalışın: “Şuan hangi duygu içerisindeyim?”
  • Düşüncenizi anlamaya çalışın: “Şuan aklımdan neler geçiyor?”
  • Duygu ve düşüncelerinizi yargılamayın sadece gözlemleyin ve tekrar nefesinize odaklanın.
  • Bedeninizi bir bütün hissedin.
  • Vücudunuzda ve dışarıda olan havayı duyumsayın.
  • Egzersizi vücudunuzun gevşediğini, düşüncelerinizin dağıldığını hissettiğiniz ana kadar devam ettirin.

 

                                                  Püf Noktalar

  • Nefes alıp- verme sürelerini kendi vücudunuza göre uyarlayabilirsiniz önemli olan her zaman nefesimizi, aldığımıza göre daha yavaş sürede vermemizdir.
  • Nefes egzersizi yaparken başka bir şey düşünmeniz normaldir bunu fark ettiğinizde dikkatinizi tekrar nefesinize yönlendirin.
  • Nefes alıp verme sırasında göğüs kafesinin hareket etmesi yanlış nefes alındığını gösterir.
  • Egzersizi gerçekleştirdiğiniz yer fazla uyarandan (gürültü, kalabalık) uzak olmalıdır.

 

 

Ebeveyn-Bakım Veren Tutumları

No Comments
Ebeveyn Tutumları Nelerdir? Çocuğa doğru yaklaşım nasıl olmalıdır?

Her çocuğun kendine has ve biricik gelişim özelliklerinin olduğu bir dünyada yaşamaktayız.  Her çocuk kendine özel olan gelişim evrelerinden geçip yaşam serüvenine devam ediyor. Bunu yaparken de ailesine duyduğu güven bağı ve doğru yaklaşım tutumları ona hayatında karşılaşacağı problemi çözmek için bir yol haritası hazırlıyor.

Ailelerinden doğru davranış modellerini gören çocuklar sosyal öğrenmelerini gerçekleştirirken kendilerini yetişkinliğe de hazırlamaya başlıyorlar.  Bakım verenler olarak bu yol haritasına nasıl olumlu katkılarda bulunabiliriz ve tutumlarımızı nasıl belirleyebiliriz? Şimdi bunları yanıtlamaya çalışalım.

Olumlu Anne-Baba Tutumu
Destekleyici, Kabul Edici ve Demokratik Anne-Baba Tutumu

Bu  yaklaşımda, anne-baba çocuklarını destekler ama bunun yanında sınırlarını da belirli ölçülerde çizmeyi ihmal etmez. Ebeveyn ile çocuk arasında sözlü iletişim kanalları açıktır. Çocuk, birey olarak saygı görür. Her çocuğun gelişiminin kendine özel  ve biricik olduğunu bilir. Gelişim basamaklarını izler, onlara uygun davranır ve destekler. Çocuğun aile ve sosyal ortamı içinde özgür bir şekilde büyümesine, ilgi ve yeteneklerini kendi potansiyelinin en üst düzeyine çıkarmasına izin verir; bunun için çocuğu desteklemek için elinden geleni yapar. Çocuğun barınma, beslenme ve korunma gibi temel ihtiyaçlarını karşılamanın yanında ona “sevgi, ilgi  ve şefkat” gösterir. Bu sevgi, gerçekten karşılıksızdır. Sevgi, bir yaptırım aracı olarak kullanılmaz. Çocuğa aile içinde eşit haklar tanınmıştır.

Duygularını ve düşüncelerini açıkça ifade etmesi desteklenir. Gelecek hayatında sosyal ve olumlu duyguların gelişimi için eşitlikçi ve demokratik tutum gösteren ebeveyn, çocuklarına değer verdiklerini onlara gösterirler. Çocuklarına bu şekilde davranan eşler, kendi aralarında da birbirlerine değer veren bir tutum içindedirler. Taraflar, çocuklarına karşı olan davranışlarında da ortak tutum içindedirler. Böyle bir ailede çocuklar, küçük yaşta sorumluluk duygusu kazanımını elde edebilirler. Onlara bir iş başarmanın hazzı verilir ve bu başarıları  ödüllendirilir. Ödüller maddî (oyuncak, bisiklet vb.) olmaktan ziyade çocuğa doyum veren, içsel (tiyatroya gitmek, birlikte oyun oynamak, balık tutmak) nitelikte olmalıdırlar.

Böyle sağlıklı bir aile ortamında, çocuğa, kendi başına karar vermesi ve bu kararın sorumluluğun ona ait olması öğretilmiştir. Bu aynı zamanda kendini gerçekleştirme yolunda duygusal benliğinde değişimlere yol açar. Bakım veren konuya: “Bunu böyle yapmaman gerektiğini deneyimleyerek görmüş oldun. Haydi şimdi böyle bir problemle tekrar karşılaştığında, daha iyi nasıl ele alabileceğini birlikte belirleyelim” şeklinde yaklaşır.

Olumsuz Anne-Baba Tutumu
Aşırı Koruyucu Anne-Baba Tutumu

Koruma, günümüz dünyasında ve gözlemlenen ebeveynlik içgüdüsünde olağan bir davranış örüntüsüdür. Ancak kollama ve koruma davranışını çocuğun kendi potansiyelini ortaya çıkarıcı faaliyetleri engelleyecek şekilde yaygınlaştırmak, çocuğun ilerideki hayatına da sirayet edebilecek şekilde baskı hissetmesine neden olacaktır. Anne-babanın aşırı koruması, çocuğa gereğinden fazla kontrol gösterilmesi anlamına gelir, olduğundan küçük gösterme, kendi yaş düzeyinde yapabileceği sorumluluk ve görevleri verememe aşırı korumacı yaklaşımın tipik özelliğidir.

Olgunlaşıp, büyümesine izin verilemeyen bu aşırı denetimci yaklaşımda, çocuğun “toplumsal ve psikososyal gelişimi” engellenmiş olur. Bu, çocuğun kendini tanımasını ve kişisel potansiyelini fark etmesini engelleyen bir anne baba tutumudur.

Bu tutumla yetiştirilen çocuklarda ilerleyen zamanlarda bağımlı kişilik geliştirme olasılığı mevcuttur. Çocuk kendi başına karar vermede güçlükler yaşar. Yaşam olaylarına verdiği tepkileri yönetemez, seçimlerinin sorumluğunu tek başına alamaz. Bu tutum çocuğun bireyselleşme çabasını engellemektedir. Devamlı olarak bir yetişkinin koruma ve kollamasını arayan, öz güvenleri yeterince gelişmemiş, çekimser kalan, sorumluluk almaktan çekinen, kendi yapmaları gereken işleri başkalarının yapmasını bekleyen bireyler olabilirler.

Otoriter Anne-Baba Tutumu

Bu tutumu benimseyen aileler, baskıcı bir tutum içerisindedirler. Çocuktan kendilerine sonsuz itaat etmelerini, tüm dediklerinin yapılmasını beklerler.

Aile içinde korku duygusu ve bu korkunun çocukta açığa çıkardığı anksiyete duygusundan dolayı kaçma- kaçınma yaptığı davranışlar hakimdir. Çocuk başa çıkmak için çeşitli baş etme stratejileri kullanır ve bunlar iç dünyasında yalnız hissetmesini engelleyemez. Hatta çocuk kaçındıkça, davranışların sıklığı artar ve tüm yaşam olaylarına genelleyebilir.

Bu tutuma sahip olan anne ve babalar, kendisini toplumsal ve ailevi otoritenin temsilcisi durumunda görür ve çocuğunun davranışlarını biçimlendirmeye ve denetlemeye çalışırlar. Her türlü kararı, anne babanın kendisi verdiği için çocuktan, bir erdem olarak kabul ettikleri mutlak itaati ve fikirlerine olan sonsuz sadakati beklerler. Bu tutumu benimseyen anne babalarda gözlenen, sabırlı ve duyarlı olma, çocukları dinleme, anlayışla karşılama, sabırlı olma, onların fikirlerini alma gibi çocuğu kabul edici davranışlar yoktur. Bu şekilde yetiştirilen çocuklar; daha kolay boyun eğen, otoriteye karşı çekingen ya da otoritenin baskısı altında kaldığında isyankar davranan ve kuralları kabul etmeyen bir kişilik örüntüsü geliştirebilirler.

İzin Verici, Hoşgörülü Anne-Baba Tutumu

Bu anne-baba tutumunda aşırı hoşgörü ve çocuğa karşı boyun eğicilik vardır. Evde patron çocuktur. Çocuk, daima diğerlerinin dikkatini ve ilgisini çekmek için uğraşır ve kendisine hizmet edilmesini ister. Bu tutumla yetişen çocuklarda yeri doldurulamaz bir boşluk vardır. Ev içinde ve dış dünyada zayıf bir sosyal uyum gösterirler. Arkadaşlık ilişkilerinde hep bir şeyler bekleyen taraf olabilirler. Kuralsızlığa alışan çocuklar, okuldaki kurallarla karşılaşınca iç dünyalarında tezatlık yaşarlar, okula ve arkadaş çevresine uyum sağlamakta zorlanabilirler.

Kendi iç dünyalarını doyuramadıkları zaman ileride zararlı alışkanlıklar edinmelerin ve tehlikeli örüntüler göstermelerinin önü açılmış olur. Başkalarını düşünmeyen, sorumluluk alamayan, kırılgan, her dediğinin anında olmasını ve gerçekleşmesini isteyen, sabır edemeyen kişiler olabilirler. İlişkilerinde her dediğinin olmadığını gördüğünde de hayal kırıklığına uğrayabilirler. Bu durumda ya kendi içlerine çekilebilir ya da öfke davranışları gösterebilirler.

Tutarsız Anne-Baba Tutumu

Anne-baba tutumları arasında en yıkıcı olan tutumdur. Bu tutumda anne baba, yukarıda sayılan anne-baba tutumlarını zaman zaman uygular ve bu kendi içinde süreklilik göstermez. Anne-babanın davranışları arasında dengelilik ve tutarlılık örüntüsü mevcut değildir.

Bu tür yaklaşımda çocuk, kendi davranışları konusunda emin olamamaktadır, bir tarafı bir şey yapmak isterken öbür tarafı onu engelleyebilir ve belli görüşlere göre 0-6 yaş döneminde oluşan kişilik örüntüsünü tamir edemeyecek derecelerde zedeleyebilir. Çocuk davranışını anne babasının keyifli ya da öfkeli oluşuna göre ayarlamaktadır.

Tutarsız anne-baba tutumuyla yetişen çocuklar nerede ne yapacağını bilemezler. Ani tepkiler gösterebilirler. Hangi tepki ile karşılaşacağını bilemedikleri için kaygılı bir tutum içerisindedirler. Bu durum, kendilerini güvende hissetmelerini engeller, güven duygusu gelişimini zedeler ve ilişkilerinde kolay güvenemeyen ve güven veremeyen bireyler olabilirler. Kendi görüş ve düşüncelerini dile getiremezler. Zamanla her şeyden şüphelenen, sorgulayan, kararsız bir kişilik yapısı geliştirebilirler.

Selin Uçar - DoktorTakvimi.com