Bireyin Benlik Gelişiminde Ödül ve Ceza Yöntemlerinin İncelemesi

No Comments

Bireyin kişilik gelişimi Freud’un Psikoseksüel gelişim kuramına göre 6 yaşına kadar oluşumuna devam eder. Bu gelişimi; bireyin sosyal öğrenmesi, ailenin yaklaşımı, çocuklukta yaşadığı birtakım iyi/kötü anılar, kalıtsal olarak var olan özellikleri, sosyal çevresi gibi değişkenler oluşturur. Söz konusu değişkenlere bireyin verdiği tepkiler, nasıl hissettiği ve nasıl yorumladığıyla birlikte yaşamında yeni stratejiler oluşmaya başlar.

Bireyin benlik gelişiminde ceza kullanıldığında onda baskı ve korku duyguları oluşturup, duruma bağlı öğrenme gelişimini (sadece ceza verildiğinde kendisinden istenileni uygulaması) arttırır; ceza yöntemi kullanıldığında istenmeyen davranışı travmatik yoldan yapmamayı öğrenir ve bu yaşamın ileriki dönemlerine de sirayet ederek bireyin çekingen ya da bilakis otoriteye karşı olan yapısını güçlendirebilir. Birey sorunlarıyla yüzleştiğinde yaratıcılığı ve problem çözme becerilerini kullanmak konularında sorun yaşayabilir. Korku ve kaçınma duygularıyla baş etmekte zorlanabilir. Bu nedenlerden dolayı ceza pedagojik açıdan önerilen bir yöntem değildir.

Ödülün ise nasıl ve nerede kullanılacağı önemlidir. Bireyin içsel motivasyonunu yükselten, onu bir şeyin parçasıymış gibi hissettiren ödüller tercih edilirken, maddi olarak ona sunulan çikolata, hediye, oyuncak vb. ödüller, bir zaman sonra çocuğun gerçekleştirdiği olumlu davranışları artık sunulan ödüller için gerçekleştirmesine (daha çok çikolata ve oyuncak almak) ve bu yönde pekiştirmesine sebep olabilir.

Doğru Ödül Kullanımı Nedir?

Bu kavramı bir örnekle açıklamak gerekirse; eşinizin, sevgilinizin ya da partnerinizin sizin doğum gününüzü unuttuğunu farz edelim. Bir sonraki gün ise bu durumun farkına varmış olsun. Size alelacele gönderilen ya da sunulan ödül üstünde hiç düşünülmemiş (ve bir emek harcanmadan verilmiş) maddi ödüllerle mi mutlu olursunuz, yoksa bu durumun neden/sonuç bağlamını açıklayan ve size hislerini ve düşüncelerini aktardıktan ve tabii sizi dinledikten sonra sizle birlikte birlikte karar verdiğiniz ve birlikte mutlu olacağınız bir etkinlik sürprizini gerçekleştirmekle mi? Örneğin; her zaman gitmek istediğiniz bir ülke olan Brezilya’da Rio Festivali’ne katılmak, gibi.

Bu seçimler bütünüyle göreceli olsa da çoğu kişinin ikinci seçeneği seçeceğini ön görmek,
zor değil. : )

Çocuk gelişiminde de verilecek ödül, ailesiyle gerçekleştireceği ve kaliteli zaman geçireceği bir etkinlik (aile ile birlikte yapılan bir akşam yemeği, hayvanat bahçesi gezisi, birlikte dans etmek, oyun oynamak vb.) olduğunda çocuğun hem sağlıklı öğrenme süreci pekişecek hem de ruhsal doyumu artacaktır.

Unutmayın ki bazen birlikte oynadığınız bir saklambaç oyunu, çocuğunuzu ona alınan en güzel ve pahalı oyuncaktan bile daha mutlu edecek ve ona yaşam doyumu verecektir.

Ödül ne zaman verilmeli?

Davranış sıklığının pekiştirilmesi amacıyla yaptığı olumlu davranıştan hemen sonra ödülün verilmesi çocuğun öğrenme sürecine katkıda bulunacaktır fakat unutulmamalıdır ki ödül de dışsal bir motivasyon kaynağıdır. Önemli olan çocuğun bu durumu anlaması, hayatına uyarlamayı kendi benliğinde kabul etmesi ve ortak bir yol bulmanızdır.

Örneklendirelim: Her akşam 22.00’da uyumasının onun için faydalı olacağını düşünüyorsunuz. Bu durumda “Eğer 22.00’da uyursan seni sinemaya götüreceğim!” demek o an için doğru bir yöntem olmayabilir. Öncesinde çocuğunuz ile konuşmanız, neden böyle olması gerektiğini açıklamanız, onun da fikrini almanız ve ortak bir çözüm bulmanız önerilir.

Picasso’nun Guernica Tablosunun Travma Sonrası Stres Bozukluğu Bağlamında İncelemesi

No Comments
 Travma Sonrası Stres Bozukluğu Nedir?

Travma sonrası stres bozukluğu savaşın olduğu ilk insanlık döneminden beri deneyimlenen bir durumdur. İlk isimlendirilişi Vietnam Savaşına dayanır. Askerden dönen askerlerde irkilme, yeniden yaşantılama, flashback, aşırı uyarılma tepkileri görülmeye başlanır. Doktorlar ilk kez bu durumu “Mermi Şoku” olarak adlandırır. Günümüze kadar bu durum birçok duruma uyarlanarak (insan eliyle yapılan ve doğal afetlerle gerçekleşen) Travma Sonrası Stres Bozukluğu olarak literatüre girer.

 Guernica ile Olan İlişkisi

Guernica tablosu, Pablo Picasso tarafından yapılmıştır, İspanya İç Savaşı sırasında Nazi Almanyası’na ait uçakların 26 nisan 1937’de birçok insanın ölmesine ya da yaralanmasına sebep olan savaşı konu edinen tablo, İspanya’daki Guernica şehrinin bombalamasını anlatır. Savaş, insanlık tarihinin başlangıcından bu yana insanlığın temel sorunu olmuştur. Picasso da ilhamını dehşetten ve üzüntüden alarak dünyaya kalıcı bir eser ve eleştiri bırakmıştır.

Travma Sonrası Stres Bozukluğu Belirtileri ve Guernica’daki Yansımaları

Travma Sonrası Stres Bozukluğu belirtilerinin başında, irkilme, yeniden yaşantılama, aşırı uyarılmışlık ve irkilme, şaşkınlık, şok duygusu gelmektedir. Tabloyu dikkatli incelersek, tüm canlıların yüzlerinde söz konusu tepkileri görmek mümkündür. Tabloda bulunanların aklından geçen düşünce seli birbirlerinden farklı olsa da savaşın yarattığı dehşet duygusu tabloya hakim olan karamsar bir renk gibi duygulanımda hissedilmektedir.

Mitolojik Açıdan;

Savaşın ikiye böldüğü her şey gibi boğa figürü de İspanyol Mitolojisi ve Kültüründe büyük önem taşımaktadır. Hem gücü hem de bilgeliği simgeler (bu açıdan Yunan Mitolojisinde var olan Athena’ya benzetilebilir.) Boğa figürü, tabloda karşıya doğru bakar. Bu doğrudan savaşın bıraktığı etkiye yönelik olarak yapılan bir yüzleştirme gibidir. Ve ikililiği (Travma Sonrası Stres Bozukluğunda Yaşantılanan; Bölünmeler, Aşırı Uyarılma Tepkileri ve Amneziler Şeklinde Gerçekleşen Kişiliğin Parçalara Ayrılması) yansıtır.

Varoluşumuzu güpegündüz gördüğümüz ve etkisinden çıkmak mümkün olmayan Guernica da tablonun alt kısımlarında, elinde sıkı sıkı bıçağa sarılmış olan bir ele dikkat edersek, ölümün sadık bir dost gibi tüm gerçekliğiyle orada saklanmış olduğunu görürüz.

Travma anıları, onu algılama biçimleriyle doğrudan ilişki içindedir. Bu savaşın yarattığı etkiden kaçmanın ve başa çıkmaya çalışmanın da bir nedeni ve aynı zamanda sonucudur. Tabloda da yaşam ve ölüm atıfları üzerine sürekli bir döngüsellik mevcuttur.

Kolektif Açıdan;

Bireyde travmatik yaşantı geçmiş kişisel deneyimlerle birebir ilişki içindedir. Guernicada da toplumun kolektif yapısı ve geçmiş savaş/ iç savaş deneyimleri tabloya tekrar yaşantılamanın verdiği bir grilik katar. (Hiç bitmeyecek türden)

Travma aynı zamanda bireyin kişisel değişimine engel olabilir ve beklenti kaygısı doğurabilir. Bunu tablonun küçük bir boşluğundan insanlara doğru baktığı pencerede görebiliriz. Tıpkı travmatik deneyimler gibi savaşın yıkıcılığı da (thanatos) sonu gelmez biçimde üstümüze adeta siner.

Travma Sonrası Stres Bozukluğunda çoğu zaman “Zaman” kavramı yavaşlar ve o an “Görecelilik Kuramında” anlatıldığı gibi belki bize saatler sürmüş gibi gelebilir. Zamanın, ileriye ya da geriye akmadığını hissederiz. Tabloda da bu “Sıkışmışlık Hissi” her yerde hissedilir. Kimi yüzlerin de “hala oradaymışçasına” ileriye doğru baktığı görülür.

Anın yarattığı dehşet; yer ve zamanı da etkiler ve iç içe geçirir. Hangisinin tabloda nerede başlayıp nerede bittiğini göremeyiz. Sonsuzluk içinde bir gün gibi karanlık bir gerçeklik orada durmaktadır. Guernica gibi, travmatik durumlar bireyde de dezorganizasyon bilişsel süreci yaratır. (Yer, zaman ve kişi oryantasyonu ortadan kaybolabilir.)

Savaşın izlerini, yüzlerde bir yıkım olarak görmek ve duygudurum sarsıntısını insanoğlunun kimliğiyle yüzleştirmek, Picasso’nun çok büyük bir deha olduğunu kanıtlar niteliktedir, her baktıkça bu eserin mükemmelliği gittikçe değerlenmektedir.

Not: Yazımı okuduğunuz için çok teşekkür ederim, yorumlarınız ile bu içeriği zenginleştiriyor olmak, beni çok memnun edecektir:)

Psikanaliz ve Bilişsel Davranışçı Terapi Nedir? Birbirinden Nasıl Ayrılır?

No Comments

Psikolog, Psikolojik Danışmanlar ve Psikiyatrlar mesleki eğitimlerinin başından beri yabancı olmadıkları bu terapi yöntemlerinde gün geçtikçe uzmanlaşmaya başlarlar ve mesleki yaşamlarını seçecekleri ekollere göre belirlerler.

Danışanlar ise bir problemle karşılaştıklarında ve başa çıkma mekanizmalarını kendi lehlerine kullanamadıklarında hangi terapiste ve hangi ekolün kendilerine fayda sağlayacağına karar veremeyebilirler. Bu durumda Google’da basit bir arama yaparak “İyi terapist nerededir?” “Nerede bulunur?” soruları sorulabilir elbette, yine de bu size yeteri kadar bilgi vermeyecektir.  Ekollerin farklarını bilerek ve temel bir bilgiyle terapi sürecini gerçekleştiriyor olmak, size yeni düşünsel kapılar açacaktır.

Psikanaliz Nedir ve Hangi Durumlarda Faydalıdır?

Bugün Sigmund Freud denince aklımıza gelen Psikanalizi temel olarak açıklayacak olursak; Bilinçdışı arzu, istek ve dürtülerin düşünme süreçlerini, ilişki yaşayış biçimini, bakış açısını ve yaşamı etkilediğine ve çocuklukta yaşanan bazı travmatik (ya da travmatik olmayan) deneyimlerin yetişkinlikte de etkisi olabileceğine işaret eden bir ekoldür. Bilinçdışı, serbest çağrışım ve dil sürçmeleri yoluyla bilince getirilir, “rüyalar ise bilinçdışına giden kral yoludur.”

Bu ekolü uygulamak için analistler eğitim sürecindeyken kendileri de analizden geçer ve uzun bir süre süpervizyon süreci devam eder. Uygulanması ciddi bir beceri ve deneyim gerektiren bir ekoldür. Seans sıklığı danışana göre, bireysel olarak belirlense de genellikle en az haftada 2 gün olması analizin ilintililiği açısından faydalıdır.

  • Psikanaliz yıllarca sürebilir.
  • Herhangi bir ev ödevi verilmez.
  • Nevrozlarda ve B kümesi kişilik patolojilerinde faydalı olabilmektedir.
  • Kişinin kendini daha iyi tanımasına yardımcı olur.
  • Analist nötr bir durumdadır. Herhangi bir yönlendirme yapmaz. (Kendine ve bir başkasına zarar verme durumu olmadığı sürece)
  • Çocuklar ile terapide yapılan bazı projektif testler psikanalitik yöntemlere dayanır.
  • Direnç ve aktarım gibi kavramlar terapi içerisinde yer alır.

Bilişsel Davranışçı Terapi Nedir ve Hangi Durumlarda Faydalıdır?

Bilişsel Davranışçı Terapinin Kurucuları klinisyenler olan Aaron Beck ve Albert Ellis’tir. Bilişsel Davranışçı Terapi Duygu, düşünce ve davranış eksenlerinin birlikteliğine dayanır. Duygular, düşünceler ve davranışlar birbirlerini döngüsel şekilde etkilerler. Hayatı anlamlandırmamız onu nasıl gördüğümüze, nasıl hissettiğimize ve hakkında ne düşündüğümüze göre değişim özelliği kazanır. Bilişsel Davranışçı terapi, temelde otomatik düşüncelerimizi, ara inançlarımızı ve en derinde yer alan şemalarımızı terapi sürecine dahil eder. (Ayrıntılı olarak ileriki yazılarda bu konulara değinilecektir.)

Bilişsel Davranışçı Terapinin Psikanalizden belki de en büyük farkı danışanı, ev ödevleri yoluyla danışanı terapi sürecine dahil etmesidir. 

Bilişsel Davranışçı terapide danışan aktif katılımcı olarak yer alır. Danışan ve terapist arasında olan işbirliği terapi dinamiğinin en önemli parçalarındandır. Terapi sürecinin sonunda danışanın artık beceri kazanması ve bu becerileri hayata uyarlaması beklenir (Bu durum aynı zamanda Bilişsel Davranışçı Terapinin ilaca karşı üstün olduğu bir konudur. İlaçlar beceri kazandırmaz fakat terapi hastalık sürecinden sonra da becerilerin nasıl kullanılacağını öğretir.)

Bilişsel Davranışçı terapi özellikle fobilerde ve anksiyete de başarı oranı kanıtlanmış bir ekoldür. Alıştırma yöntemiyle kimi zaman birkaç seansta fobilerin korku tepkisi yaratmaması durumu kazandırılabilir. Bu durum danışanın terapiye uyumuna ve terapistin yetkinliğine de bağlıdır.

  • Bilişsel Davranışçı terapi çoğunlukla yıllarca sürmez.
  • Ev ödevleri terapi oturumlarının olmazsa olmazlarındandır. Danışanın seansta öğrendiği becerileri hayatında uygulamaya başlaması açısından yararlıdır.
  • Duygu, düşünce ve davranışlar üzerinde durulur.
  • Çocuklarda da uygulanabilir.
  • Seanslarda direnç, aktarım ve bilinçdışı süreçlere yer verilmez.

Bilişsel Davranışçı Terapinin Faydalı Olduğu Durumlar

  • Fobiler
  • Depresyon
  • Bipolar Bozukluk
  • Kaygı Bozukları
  • Yeme Bozuklukları
  • Beden Dismorfik Bozukluğu
  • Kişilik Bozuklukları
  • Şizofreni
  • Obezite

ÖZET: Ekoller birbirinden çeşitli yöntemler ile ayrılsa da ortak amaç danışanın kendini keşif sürecinde, hayatını anlamlandırma yoluna ışık tutmasıdır. Danışanın hazır bulunuşluğu ve motivasyonu iyileşme yönünde atılan en büyük adımlardan biridir. Terapistler ekol olarak birbirlerinden ayrılsalar da ortak amaç danışanın ruh sağlığının olumsuz yönde gidişini önlemesinde, var olduysa iyileştirmesinde ve korumasında faydalı olmaktır.

Somut Dönem Çocuğuna Ölüm Kavramı Nasıl Anlatılmalıdır?

No Comments

Bugünkü yazımda 11 yaşına kadar süren somut dönemde bir yakınını kaybeden çocuğa ölüm kavramı nasıl açıklanır? ve bu konuda var olacak olan ebeveyn tutumları nasıl olmalıdır? konularını irdeleyeceğiz.

Ölüm varoluşumuzun belki de en gerçek noktalarından biridir. Hepimizin hayatta kesin olarak emin olduğu tek şey bir gün ölecek olmamızdır. Yetişkinler için bile varoluşsal olarak anlamlandırması oldukça zor iken bunu bir de çocukların gözünden düşünmek ayrı bir bakış açısı gerektirir.

Somut dönem çocuğu gerçekliği en görülebilir, duyulabilir ve hissedilebilir haliyle algılar. Bu yüzden öğretilen ve yaşantılanan her şey doğanın bir parçasıymışçasına somut olarak aktarılır. Ölüm ise çocuğun algılayacağı en soyut kavramlardan biridir.

Ölümün varlığı çocukta kimi zaman suçluluk duygularını uyandırabilir. Buna engel olmak amacıyla çocuk da kafa karışıklığına yol açacak kaçınmalardan (cevap vermemek, ölümün varlığını inkar etmek,  “O uyuyor” demek vb.) kaçınmak gerekir. Bununla birlikte çocuk var olan durumu ve duygusunu daha anlamlandıramadan sert bir şekilde olan yüzleştirmelerden de kaçınmak gerekir. (“O gitti”, “Artık yok”)

Böyle bir durumda ölümü çocuğa nasıl açıklarız? 

  • Bunu öncelik olarak ebeveynin veya bakım verenin yapması gerekir. Okulda çalışan öğretmenler veya uzak akrabaların söylememesine gayret edilmelidir.
  • Çocuğa bu durum olabilecek en açık ve anlaşılır ifadelerle açıklanır. Bu konuda doğada gerçekleşen bitki veya hayvan ölümlerinden de örnekler verilebilir. (Bitkiler gözümüze güzel gelen canlılardır yaşarlar, solarlar, değişirler ve ölürler. (Tüm canlılar için örnek verilebilir.)
  • Değişim doğanın bir parçasıdır. (Gündüz güneş çıkar, gece güneş gider, tırtıllar kelebek olur.)
  • Her şeyin bir başlangıcı ve sonu vardır. Her gün birisi doğar, her gün birisi ölür. Birisi öldüğünde bedeni artık çalışmaz. Artık nefes almaz, kalbi durur. Artık düşünmez ve hissetmez. Yemek yemez, ihtiyaçlarını karşılamaz ve uyumaz. İnsanlar birçok sebepten ölebilirler. Kimileri artık çok yaşlı oldukları için, kimisi çok hastalandıkları için, kimileri beklenmedik durumlardan dolayı ölebilirler.
  • Bu süreçte çocuğun tüm duygulanımını ve duygusal değişimlerini dikkate alıp ona uygun olarak açıklamalarınızı yapmaya devam edebilirsiniz.
  • “Şuan aklından ne geçiyor?” çocuğun düşüncelerini anlayabilmek için güzel bir sorudur.
  • Eğer bilmediğiniz bir konuda size bir soru yöneltiyorsa “Bilmiyorum ama bunu araştıracağım” diyebilirsiniz.
  • Öyküler ve çocuk belgeselleri de bu konu da yardımcı olabilecek araçlardır.
  • Çocukların sorularına cevap verilmelidir bu durum onların anlamlandırmaya çalıştığını gösterir fakat vereceğimiz cevap kısa ve net ifadelerden oluşmalıdır.
  • Çocuğun yaşam düzeni birden değiştirilmemelidir. Mümkün olduğunca ölüm yaşanmadan önceki hayatına devam ettirilmeye çalışılmalıdır.
  • Somut dönem çocuğu henüz soyut konuları yeterince anlamlandıramadığından ötürü “Cennete gitti”, “O Bizi izliyor”) gibi açıklamalar çocuğun kafasının karışmasına sebep olabilir, bu konularda daha çok soru sorabilirler ve tam olarak anlayamayabilirler. Bu açıklamaları 12 yaştan önce getirmek onu endişelendirebilir.
  • “Yas, anormal bir duruma verilen normal bir tepkidir.”
  • Yas döneminde ölen kişi için çocuğun bir günlük, bir hatıra defteri tutması, onun için bitki yetiştirmesi, onun hakkında konuşması, birlikte yaşadığı anıları aktarması gibi etkinlikler bu süreci sağlıklı atlatmakta fayda sağlayabilirler.
  • Çocuk eğer istemiyorsa cenazeye götürülmemelidir ama bu çocuğun psikolojik tepkisine ve mizacına göre değişiklik gösterebilir.
  • Durumu oldukça normalleştirmek, herkesin ölen kişiyi özlediğini söylemek çocuğun kendini yalnız hissetmemesini sağlar.
  • Çocuğun duygularını olabildiğince dışa vurmasını sağlamak böyle bir durumda çok etkilidir. Bunun için çocuk ile birlikte “Şuan ne hissediyorum?” oyunu oynayabilirsiniz. Örneğin; Bir kağıda mutlu, kızgın, üzgün ve korkmuş yüzler çizilir “Bana hissettiğin duyguyu söyle ve ardından seç bakalım” denir. Çocuğun seçimine göre üstüne konuşulur ve kaygıları giderilmeye çalışılır.
  • Yas süreci sadece aileyi kapsamayan bir süreçtir bu konuda okuldan da destek alınmalı ve çocuğun (tırnak yeme, alt ıslatma gibi) oluşabilecek problemlerine karşı duyarlı olmak gerekir.
  • Bu dönemde bir uzmandan destek alınması her zaman için faydalıdır.

 

TIMI Çoklu İlgi ve Zeka Alanları Belirleme Testi

No Comments

Her çocuğun kendine özgü zeka alanları bulunmaktadır. Bu alanlar kendi içinde birden fazla şekilde bireyde yer almaktadır. Çocuğun ilgili olduğu zeka alanlarında kendini keşif sürecinde ona yol göstermek ve bunu gözlemleyebilmek onun gelişimini erkenden destekleyebilmek için özel önem taşımaktadır.

Her bireyin biricik ve gelişime açık olabileceği bilinciyle, ilgili olduğu alanları keşfedebilmek için 5 ve 6 yaş çocuklarına TİMİ testi uygulamaktayım.

Zeka Nedir?

Kavramlar ve algılar yardımıyla soyut ya da somut nesneler arasındaki ilişkiyi kavrayabilme, soyut düşünme, muhakeme etme ve bu zihinsel işlevleri uyumlu şekilde bir amaca yönelik olarak kullanabilme yetenekleri zeka olarak adlandırılmaktadır.

Çoklu Zeka Ne Demektir?

Harward Üniversitesi eğitim profesörlerinden olan Howard Gardner zeka kavramına farklı bir boyut getirerek, 1983’te yazdığı “Aklın Çerçeveleri” adlı kitabında kültürlerin ve bilim adamlarının zekayı çok kısıtlı olarak tanımlayarak ele aldıklarını, zekanın bir veya birkaç faktörden çok daha fazlasını içerdiğini ve her insanda 8 farklı zekanın bulunduğu tezini ortaya attı. Bu kuramda her insanı tek bir zeka alanına göre tanımlamamak büyük önem taşımaktadır.

Gardner, yaptığı çalışmalar sonucu zekayı yeniden tanımladı. Çoklu Zeka Kavramının ortaya çıkmasındaki ana düşünce her insanın kendine özgü ilgi, beceri, potansiyeller bütünü olduğuna dikkat çekmektir. Yeni pedagojik yöntemlerin gelişimi için Gardner’in ortaya attığı kuram, yadsınamaz durumdadır.

Kuramın en önemli özelliği,Zekânın birden fazla alanda ölçümlenebileceğini, bireye özgü olduğu, çok yönlü olduğunu geliştirilebilmekte olduğunu kanıtlayarak yaşam boyunca da gelişimine devam eden bir öğrenmeyi içerdiğini söylemesidir.

Kuram; her insana kolay öğrendiği bir öğrenme yolunun bulunduğunda öğrenmede zorlandığı pek çok şey öğretilebilinir olduğunu söyler. Eğitimde önemli olan noktanın her çocuğun öğreneceği farklı stilleri keşfetmek ve bireyin öğrenme süreçlerine göre öğretmektir.

GARDNER’ın Tanımladığı Zeka Türleri :
  • Sözel – Dilsel Zeka
  • Mantıksal – Matematiksel Zeka
  • Görsel – Mekansal Zeka
  • Bedensel – Kinestetik Zeka
  • Kişisel – İçsel Zeka
  • Kişilerarası – Sosyal Zeka
  • Müziksel – Ritmik Zeka

Doğa Zekası, sekizinci zeka olarak daha sonradan kabul edildi ve üzerinde çalışmalar sürdürülmektedir.

Çocukların ilgi duydukları alanların belirlenmesi; becerilerinin keşfedilmesine ve
yeni öğrenme ve gelişme olanakları sunulmasına imkan tanımaktadır. . Bu
test çocukların ilgi alanlarını “Çoklu Zekâ Kuramı” çerçevesinde aşağıda belirtilmiş
8 farklı alana göre değerlendirmektedir. Bu alanlar:

Sözel-Dilsel Zekâ

Bu ilgi ve zekâ alanı çocuklarda hikaye dinleme ve anladığını aktarma becerisine sahip, kelime oyunlarını sevme, yabancı dile ilgi duyma ve öğrenmeye istekli olma öykü ve müzik dinlemekten hoşlanma, espri yapma, neden-sonuç ilintilerini kurabilme şeklinde kendini göstermektedir.

Kişiye Dönük-İçsel Zekâ

Duygu ve düşüncelerini kolaylıkla ifade edebilirler. Tek başına etkinliklerde bulunma, resim yapma ve oyun oynayabilme becerisine sahip, özellikle öz-bakım becerileri gelişirken her şeyi kendisi başarmak ve yapmak isteyen, bireysel alanlara ihtiyaç duyan, kendini gerçekleştirmeye eğilimli, kendine güven duygusu gelişmiş “Ben Yapabilirim” cümlesine sık sık rastlanan çocukların sahip olduğu varsayılan ilgi ve zekâ alanıdır.

Kişilerarası- Sosyal Zekâ

Yalnız olmak yerine insanlarla birlikte olmak isteyen, sosyal ortamlardan keyif alan, etkinliklere katılan, sosyotrop olan, yeni bir ortama girdiğinde kendini kolaylıkla tanıtan ve iletişim kuran, başkalarıyla etkileşimde olabilen, başkalarının duygu ve düşüncelerini anlama ve ona uygun davranış gösterebilme konusunda başarılı çocukların kullandığı gözlemlenen zekâ ve ilgi türüdür.

Mantıksal- Matematiksel Zekâ

Bulmaca- Puzzle çözmeyi seven, oyuncakların özellikle mekanik olanlarına ilgi duyan ve nasıl çalıştığını merak ettiği için söküp takmaya çalışan, deney yapmaktan keyif alan ve yeni şeyler üretmek isteyen bu konuda fikir üreten çocukların sahip olduğu gözlemlenen zekâ ve ilgi türüdür. Bu alana sahip çocuklar sayıları, problemleri, işlemleri kolay ve zevk alarak öğrenirler, sıralama ve sınıflandırma becerileri yüksektir.
Görsel- Uzamsal Zekâ

Bu zekâ türüne sahip çocuklar; öyküyü okumadan yalnızca resimlere bakarak hikâyeyi anlatabilirler, renkleri çok kolay ve tonlarıyla öğrenirler, şekillerden çeşitli figürler üretebilirler. Üç boyutlu legolarla çeşitli oyunlar üretebilirler, yap-boz yapmada ve labirentlerden oluşan bulmacalarda güzel sonuç elde ederler. Benzerlikleri-farklılıkları bulmayı gerektiren, detaylı etkinliklerden hoşlanırlar.

Müzik Zekâsı

Şarkı söylemekten ve dinlemekten keyif alan, kendi kendilerine melodi veya şarkı sözleri üreten, bir veya birden fazla müzik aletini çalma konusunda ilgili ve duyduğu seslere karşı duyarlı olan, onlara tepkiler veren çocukların sahip olduğu düşünülen zekâ ve ilgi türüdür.

Bedensel- Kinestetik Zekâ

Beden dilini sık sık kullanan, hareketli, enerjik, dokunsal temastan hoşlanan, belli bir sportif alanda başarılı olmaya yatkın olan çocukların sahip olduğu düşünülen zekâ ve ilgi türüdür.

Doğa Zekası

Bu zeka türüne sahip çocuklar doğal yaşam kaynaklarına ilgi duyan, meraklı, çevresini gözlemleyen, diğer canlı türlerine ilgi duyan, biyolojiyle ilgili çocuklardır. Doğayla ilgili ve gözlemleyen çocukların sahip olduğu düşünülen zeka ve ilgi türüdür.

Oyun Oynama Sanatı

No Comments

0-6 yaş çocuklukta kişiliğin geliştiği, somut düşüncenin derin sularında yüzüldüğü, kendiliğin ve bir başkasının çözümünün yapıldığı belki de insan hayatındaki en önemli dönemdir.

Bu hassas dönemde çocuk dış dünyayı, ailesini, arkadaşlarını, nesneleri ve hatta sayıları oyunlarla tanıyıp öğrenebilir. Bu eğlenceli uğraş hayatın adeta küçük bir simülasyonu gibidir. Her beceride olduğu gibi oyun oynamak da bir sanattır ve çocuğun gelişiminde (kişiler-arası ilişkilerinde) büyük önem taşır.

Çocuklarla Doğru Oyun Nasıl Oynanabilir?

Çocuğun göz hizasına doğru eğilip, ona gülümseyip sevimli bir ses tonuyla konuşmaya başlayabiliriz. Olumlu etkileşim ilgi çekicilik özelliği kazandırır ve duygusal bağı arttırır. Göz kontağı kurmak da etkili iletişimin olmazsa olmazlarındandır. Göz kontağı kurulduktan sonra çocukla karşılıklı pozisyonda oturulur. Ortak dikkati sağlamak amaçlanır. Ebeveynler oyuna doğaçlama yaklaşarak, ifadelerinde neden-sonuç örüntülerine yer vererek (Örneğin; Ayşe çok üşümüş hadi üstünü giydirelim) oyunu sürdürebilirler bu aynı zamanda çocuğun bilişsel becerilerini de geliştirecektir.

Ebeveynler oyun sırasında “eğitimci” rolü üstlenip çocuğa çok fazla soru yöneltmemelidir, bu dikkatin bozulmasına ve ilgi kaybına yol açabilir. Örneğin; “Bir kalem varmış burda da 3 tane daha var söyle bakalım kaç etti?” sorusu yerine “Bu bir kalem aynı zamanda uçakta olabilir, şimdi de sopa oldu” gibi çocukla birlikte daha sembolik ve işlevselliğe yönelik benzetmeler yapılabilir.

Çocukla kurulan sosyal iletişim ve oyun dinamiği “kendi oyununuzu oynamaktan” daha faydalı olacaktır. Örneğin; “Ben bir trenim raylarım vardır hadi birlikte gezelim” gibi etkileşime dayanan oyunlar sadece çocuğa yöneltilen sorulardan veya kendi yarattığınız oyunu sürdürmeden daha etkilidir.

Çok fazla yönlendirme yapmak ve ismiyle seslenmek de çocuğun olumsuz bir algı hissetmesine neden olacak ve bir zaman sonra sizi duymamaya, kendi oyununu kurmaya başlayacaktır.

Oyun boyunca çocuğunuza temas etmek (saçını okşamak, sarılmak) ve duygusal dönütler vermek de bağ kurmada büyük önem taşır.

Oyuncaklar oyun sırasına göre çıkarılır ve kullanılmayan nesneler azaltılarak oyun içinde uzaklaştırılır. Örneğin; “Elma çok lezzetliymiş ham ham hemen yedim”

Çocuk yalnız başına oynamayı seviyorsa da uzun süreler boyunca yalnız bırakılmamalıdır. Ebeveyn çocuğun oyununa ve oynadığı nesnelere dahil olmalıdır ve hareketlerini, oyuncağa yönelimini gözlemlemelidir.

Ana amacımız çocukla kurulan aktif katılım ile birlikte hem duygusal bağı geliştirmek hem de bilişsel, duyusal, motor ve psikososyal gelişimi desteklemektir.

 

Nefes Egzersizi Uygulaması

No Comments

                                               

 

  • Duruşunuzu düzenleyin: sırtınızı dik, göğsünüz açık hale getirin.
  • Bir elinizi göğsünüze bir elinizi karnınıza koyun.
  • Derince burnunuzdan nefes almaya başlayın, karnınızın şiştiğini hissedeceksiniz bu şekilde içinizden 4’e kadar sayarak yavaş yavaş nefes almaya devam edin, sadece nefesinize odaklanmaya çalışın.
  • Aldığınız nefesi içinizden 6’e kadar sayıp yavaşça verin.
  • Nefesinizi verirken karnınızın indiğini hissedin.
  • Nefesinizi verirken vücudunuzdan çıkışını hissedin. Vücudunuza odaklanın.
  • Nefesinizi vücudunuzun neresinde hissediyorsunuz? Bedeninizde neler olup bitiyor? gözlemleyin.
  • 10 dakika boyunca sadece nefes kontrolüne odaklanın.
  • Duygunuzu anlamaya çalışın: “Şuan hangi duygu içerisindeyim?”
  • Düşüncenizi anlamaya çalışın: “Şuan aklımdan neler geçiyor?”
  • Duygu ve düşüncelerinizi yargılamayın sadece gözlemleyin ve tekrar nefesinize odaklanın.
  • Bedeninizi bir bütün hissedin.
  • Vücudunuzda ve dışarıda olan havayı duyumsayın.
  • Egzersizi vücudunuzun gevşediğini, düşüncelerinizin dağıldığını hissettiğiniz ana kadar devam ettirin.

 

                                                  Püf Noktalar

  • Nefes alıp- verme sürelerini kendi vücudunuza göre uyarlayabilirsiniz önemli olan her zaman nefesimizi, aldığımıza göre daha yavaş sürede vermemizdir.
  • Nefes egzersizi yaparken başka bir şey düşünmeniz normaldir bunu fark ettiğinizde dikkatinizi tekrar nefesinize yönlendirin.
  • Nefes alıp verme sırasında göğüs kafesinin hareket etmesi yanlış nefes alındığını gösterir.
  • Egzersizi gerçekleştirdiğiniz yer fazla uyarandan (gürültü, kalabalık) uzak olmalıdır.

 

 

Ebeveyn-Bakım Veren Tutumları

No Comments
Ebeveyn Tutumları Nelerdir? Çocuğa doğru yaklaşım nasıl olmalıdır?

Her çocuğun kendine has ve biricik gelişim özelliklerinin olduğu bir dünyada yaşamaktayız.  Her çocuk kendine özel olan gelişim evrelerinden geçip yaşam serüvenine devam ediyor. Bunu yaparken de ailesine duyduğu güven bağı ve doğru yaklaşım tutumları ona hayatında karşılaşacağı problemi çözmek için bir yol haritası hazırlıyor.

Ailelerinden doğru davranış modellerini gören çocuklar sosyal öğrenmelerini gerçekleştirirken kendilerini yetişkinliğe de hazırlamaya başlıyorlar.  Bakım verenler olarak bu yol haritasına nasıl olumlu katkılarda bulunabiliriz ve tutumlarımızı nasıl belirleyebiliriz? Şimdi bunları yanıtlamaya çalışalım.

Olumlu Anne-Baba Tutumu
Destekleyici, Kabul Edici ve Demokratik Anne-Baba Tutumu

Bu  yaklaşımda, anne-baba çocuklarını destekler ama bunun yanında sınırlarını da belirli ölçülerde çizmeyi ihmal etmez. Ebeveyn ile çocuk arasında sözlü iletişim kanalları açıktır. Çocuk, birey olarak saygı görür. Her çocuğun gelişiminin kendine özel  ve biricik olduğunu bilir. Gelişim basamaklarını izler, onlara uygun davranır ve destekler. Çocuğun aile ve sosyal ortamı içinde özgür bir şekilde büyümesine, ilgi ve yeteneklerini kendi potansiyelinin en üst düzeyine çıkarmasına izin verir; bunun için çocuğu desteklemek için elinden geleni yapar. Çocuğun barınma, beslenme ve korunma gibi temel ihtiyaçlarını karşılamanın yanında ona “sevgi, ilgi  ve şefkat” gösterir. Bu sevgi, gerçekten karşılıksızdır. Sevgi, bir yaptırım aracı olarak kullanılmaz. Çocuğa aile içinde eşit haklar tanınmıştır.

Duygularını ve düşüncelerini açıkça ifade etmesi desteklenir. Gelecek hayatında sosyal ve olumlu duyguların gelişimi için eşitlikçi ve demokratik tutum gösteren ebeveyn, çocuklarına değer verdiklerini onlara gösterirler. Çocuklarına bu şekilde davranan eşler, kendi aralarında da birbirlerine değer veren bir tutum içindedirler. Taraflar, çocuklarına karşı olan davranışlarında da ortak tutum içindedirler. Böyle bir ailede çocuklar, küçük yaşta sorumluluk duygusu kazanımını elde edebilirler. Onlara bir iş başarmanın hazzı verilir ve bu başarıları  ödüllendirilir. Ödüller maddî (oyuncak, bisiklet vb.) olmaktan ziyade çocuğa doyum veren, içsel (tiyatroya gitmek, birlikte oyun oynamak, balık tutmak) nitelikte olmalıdırlar.

Böyle sağlıklı bir aile ortamında, çocuğa, kendi başına karar vermesi ve bu kararın sorumluluğun ona ait olması öğretilmiştir. Bu aynı zamanda kendini gerçekleştirme yolunda duygusal benliğinde değişimlere yol açar. Bakım veren konuya: “Bunu böyle yapmaman gerektiğini deneyimleyerek görmüş oldun. Haydi şimdi böyle bir problemle tekrar karşılaştığında, daha iyi nasıl ele alabileceğini birlikte belirleyelim” şeklinde yaklaşır.

Olumsuz Anne-Baba Tutumu
Aşırı Koruyucu Anne-Baba Tutumu

Koruma, günümüz dünyasında ve gözlemlenen ebeveynlik içgüdüsünde olağan bir davranış örüntüsüdür. Ancak kollama ve koruma davranışını çocuğun kendi potansiyelini ortaya çıkarıcı faaliyetleri engelleyecek şekilde yaygınlaştırmak, çocuğun ilerideki hayatına da sirayet edebilecek şekilde baskı hissetmesine neden olacaktır. Anne-babanın aşırı koruması, çocuğa gereğinden fazla kontrol gösterilmesi anlamına gelir, olduğundan küçük gösterme, kendi yaş düzeyinde yapabileceği sorumluluk ve görevleri verememe aşırı korumacı yaklaşımın tipik özelliğidir.

Olgunlaşıp, büyümesine izin verilemeyen bu aşırı denetimci yaklaşımda, çocuğun “toplumsal ve psikososyal gelişimi” engellenmiş olur. Bu, çocuğun kendini tanımasını ve kişisel potansiyelini fark etmesini engelleyen bir anne baba tutumudur.

Bu tutumla yetiştirilen çocuklarda ilerleyen zamanlarda bağımlı kişilik geliştirme olasılığı mevcuttur. Çocuk kendi başına karar vermede güçlükler yaşar. Yaşam olaylarına verdiği tepkileri yönetemez, seçimlerinin sorumluğunu tek başına alamaz. Bu tutum çocuğun bireyselleşme çabasını engellemektedir. Devamlı olarak bir yetişkinin koruma ve kollamasını arayan, öz güvenleri yeterince gelişmemiş, çekimser kalan, sorumluluk almaktan çekinen, kendi yapmaları gereken işleri başkalarının yapmasını bekleyen bireyler olabilirler.

Otoriter Anne-Baba Tutumu

Bu tutumu benimseyen aileler, baskıcı bir tutum içerisindedirler. Çocuktan kendilerine sonsuz itaat etmelerini, tüm dediklerinin yapılmasını beklerler.

Aile içinde korku duygusu ve bu korkunun çocukta açığa çıkardığı anksiyete duygusundan dolayı kaçma- kaçınma yaptığı davranışlar hakimdir. Çocuk başa çıkmak için çeşitli baş etme stratejileri kullanır ve bunlar iç dünyasında yalnız hissetmesini engelleyemez. Hatta çocuk kaçındıkça, davranışların sıklığı artar ve tüm yaşam olaylarına genelleyebilir.

Bu tutuma sahip olan anne ve babalar, kendisini toplumsal ve ailevi otoritenin temsilcisi durumunda görür ve çocuğunun davranışlarını biçimlendirmeye ve denetlemeye çalışırlar. Her türlü kararı, anne babanın kendisi verdiği için çocuktan, bir erdem olarak kabul ettikleri mutlak itaati ve fikirlerine olan sonsuz sadakati beklerler. Bu tutumu benimseyen anne babalarda gözlenen, sabırlı ve duyarlı olma, çocukları dinleme, anlayışla karşılama, sabırlı olma, onların fikirlerini alma gibi çocuğu kabul edici davranışlar yoktur. Bu şekilde yetiştirilen çocuklar; daha kolay boyun eğen, otoriteye karşı çekingen ya da otoritenin baskısı altında kaldığında isyankar davranan ve kuralları kabul etmeyen bir kişilik örüntüsü geliştirebilirler.

İzin Verici, Hoşgörülü Anne-Baba Tutumu

Bu anne-baba tutumunda aşırı hoşgörü ve çocuğa karşı boyun eğicilik vardır. Evde patron çocuktur. Çocuk, daima diğerlerinin dikkatini ve ilgisini çekmek için uğraşır ve kendisine hizmet edilmesini ister. Bu tutumla yetişen çocuklarda yeri doldurulamaz bir boşluk vardır. Ev içinde ve dış dünyada zayıf bir sosyal uyum gösterirler. Arkadaşlık ilişkilerinde hep bir şeyler bekleyen taraf olabilirler. Kuralsızlığa alışan çocuklar, okuldaki kurallarla karşılaşınca iç dünyalarında tezatlık yaşarlar, okula ve arkadaş çevresine uyum sağlamakta zorlanabilirler.

Kendi iç dünyalarını doyuramadıkları zaman ileride zararlı alışkanlıklar edinmelerin ve tehlikeli örüntüler göstermelerinin önü açılmış olur. Başkalarını düşünmeyen, sorumluluk alamayan, kırılgan, her dediğinin anında olmasını ve gerçekleşmesini isteyen, sabır edemeyen kişiler olabilirler. İlişkilerinde her dediğinin olmadığını gördüğünde de hayal kırıklığına uğrayabilirler. Bu durumda ya kendi içlerine çekilebilir ya da öfke davranışları gösterebilirler.

Tutarsız Anne-Baba Tutumu

Anne-baba tutumları arasında en yıkıcı olan tutumdur. Bu tutumda anne baba, yukarıda sayılan anne-baba tutumlarını zaman zaman uygular ve bu kendi içinde süreklilik göstermez. Anne-babanın davranışları arasında dengelilik ve tutarlılık örüntüsü mevcut değildir.

Bu tür yaklaşımda çocuk, kendi davranışları konusunda emin olamamaktadır, bir tarafı bir şey yapmak isterken öbür tarafı onu engelleyebilir ve belli görüşlere göre 0-6 yaş döneminde oluşan kişilik örüntüsünü tamir edemeyecek derecelerde zedeleyebilir. Çocuk davranışını anne babasının keyifli ya da öfkeli oluşuna göre ayarlamaktadır.

Tutarsız anne-baba tutumuyla yetişen çocuklar nerede ne yapacağını bilemezler. Ani tepkiler gösterebilirler. Hangi tepki ile karşılaşacağını bilemedikleri için kaygılı bir tutum içerisindedirler. Bu durum, kendilerini güvende hissetmelerini engeller, güven duygusu gelişimini zedeler ve ilişkilerinde kolay güvenemeyen ve güven veremeyen bireyler olabilirler. Kendi görüş ve düşüncelerini dile getiremezler. Zamanla her şeyden şüphelenen, sorgulayan, kararsız bir kişilik yapısı geliştirebilirler.

Selin Uçar - DoktorTakvimi.com