Sosyal İzolasyon Döneminde Okunabilecek Kitap Önerileri

No Comments

Merhaba, bu gönderim benim için özel olacak çünkü ilk defa alan dışı olan ve edebiyatla ilgili (biraz da felsefe) en sevdiğim yazar ve kitaplarını izolasyon döneminde okumanız için sizinle paylaşacağım bunun için çok heyecanlıyım

1.Milan Kundera
Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği, Gülüşün ve Unutuşun Kitabı (En sevdiğim yazar olan Kunderayı tanımlayacak kelime bulmak çok zor evde olsanız bile bulutlarda okuyacağınız kitaplardan olabilir)

2.Jack London – Martin Eden
(Denizlerde başlayıp, bitiyor. Sınıf çatışmaları ve harika bir aşk öyküsüyle tabii)

3.J.D Salinger – Dokuz Öykü
(Bu öyküler hayattan bile daha hayatın içinden @birfirataydin‘a bu kitabı bana kattığı için kocaman teşekkürler)

4.Herman Hesse – Der Steppenwolf
(Seni nasıl es geçebilirim? Bozkırkurdu biziz, sizsiniz, benim, sensin)

5.Dostoyevski – Beyaz Geceler
(Aynı zamanda radyo tiyatrosu da harikadır)

6.Amin Maalouf- Doğunun Limanları
(Delilik nedir? Limanlarımız nereye uzanıyor)

7.Nietzsche- Böyle Buyurdu Zerdüşt
(Ufuk açıcı, kapatmayıcı)

8.Patrick White – Voss (Aynı zamanda bloğumun da ismi, sınırlar ve uzaklar peki yolculuklar için ne kadar cesuruz)

9. Elias Canetti – Marakeşte Sesler
(Tüketim çağında en sevilen şeyler sona bırakılır 🙂 Acaba bir gün Fas’a gidebilecek miyiz? Acaba görmediğimiz yerleri özleyip tanrıyla ilgili yazabilecek miyiz)

10.Turgenyev- Babalar ve Oğullar
(Bazarov bul beni)

11.Leonard Cohen – Görkemli Kaybedenler
(Temennim olmamanız tabii)

12.Slvia Plath
(Hep erkek yazarları önermişim slvia tanrıçamdır)

13. Kierkegaard- İn Vino Veritas
(Anımsamak ve hatırlamak aynı şeydir diyorsanız kendinize karşıdan bakma zamanı)

14.Oğuz Atay- Tehlikeli Oyunlar
(Seni çok sevdiğimden sona bırakıp, sarılıyorum)

14. Camus – Yabancı
(Pazar günlerini sevmek için bir neden ya da tam tersi)

Gelecek sefere önerilerim tüm hızıyla devam edecek. En sevdiğim kitapları düşününce bir çırpıda bu muhteşem eserler aklıma geldi 😊 Edit: Tabii ki, bir de Kafka! Gregor Samsayı kucaklıyorum🧡

Nomofobi

No Comments

Bu yazımın konusu Nomofobi olarak da psikoloji/sosyoloji literatüründe tanınan; belirtileri arasında tablet, akıllı telefon ve bilgisayar gibi akıllı cihazların yoksunluğundan duyulan kaygı ve endişe düşünceleri olacak

Zorlu geçen sosyal izolasyon dönemi beraberinde sosyal medyayı daha aktif kullanmamızı arttırmamıza sebep olsa da kendimizi fizyolojik yönden güvenli tutarken psikolojik olarak düşünmediğimiz birkaç yön bırakıyor olabilir miyiz? Örneğin; normal şartlarda yapılan araştırmaların bir çoğu üniversite ve yüksek okulda bu durumun daha çok gözüktüğü konusunda hem fikir. Sosyal medyaya gün içinde çok fazla zaman ayırıyorsak ve bu gündelik işlevselliği bozmaya başladıysa depresyon, boyun ağrıları, hoşgörü eksikliği, sosyal izolasyon, yalnızlık, öz saygı, dikkat dağınıklığı ve aile içi ilişki sağlığının bozulmasını olumsuz yönde etkileyebiliyor. Kimi araştırmalarda ise katılımcılar sosyal medyadaki hayatlarına gerçek hayatlarındaki sosyal yaşamlarından daha çok önem verdikleri gösterilmiş Yıldırım, Kişioğlu (2018). Telefon bağlantısının yitirileceği korkusu ve gelişmeleri kaçırma korkusu da yine önemli noktalar arasında bulunmakta
Biraz es vererek düşündüğümüzde kendi farkındalığımıza göz atmak adına bu günlerde sosyal medyayı ne kadar az ya da sık kullandığımıza bir bakalım. Bu içe dönüş size kendinizi nasıl hissettirdi?

Tabii bu satırları okurken aklınızdan geçen düşünce “Evden çıkamıyoruz peki sosyal medyaya da girmezsek nasıl vakit geçireceğiz?” olabilir. Bu çok anlaşılabilir. Bunun çözümü sanıyorum bilişsel çarpıtma olarak “ya hep ya hiç”e biraz ara vermekten geçiyor. Sosyal medya kullanımını 1 saat azaltıp onun yerine bir aktivite, sanatla uğraşmak ve sizi rahatlatan bir şey ile meşgul olmak konabilir. Unutmayın psikolojik yöntemler kademeli olarak azaltılır ya da arttırılır; bu aklıma çok güzel bir sözü ve öğretiyi getirdi. “Her şey zehirdir önemli olan dozdur” Paracelcus biraz aşktan bahsediyor olabilir tabii😊
Nomofobiden kısaca bahsettik ismini daha sık duyacağıza benziyor. Umarım bu süreç sizin için tutkularınızı keşfetmek ya da devam etmek ile ilgili oluyordur.

Okul Öncesi Dönemde Çocuk Gelişimi Nasıl İlerler? Öğretmenin Tutumları Nasıl Olmalıdır?

No Comments

                 

Okul Öncesi Dönem Özellikleri

 Okul öncesi farklı gelişim dönemlerinin birlikte var olduğu 0-6 yaşa kadar süren bir gelişim sürecidir.

Okul öncesi öğrencisinde öğretmenin etkisi bireyin benlik gelişimi ve saygısında anneden sonra ikinci sıradadır.

Sınıf ortamı ne kadar iyi düzenlenmiş olursa olsun öğretmenin bilgi, yetenek ve kendini adamışlığı bu sürecin tamamlayıcı bir parçası olmaktadır.

 Her yetişkin insanın birbirinden farklı yaşam öyküsü ve özelliği olabileceği gibi gelişim çağı çocuğunun da özellikleri biriciktir. 

 Sınıf ve okul kurallarının herkes için objektif ve eşit tasarlanması bir gereklilik olsa da öğrencilerin bireysel özelliklerine göre bu kuralların söylenim şekilleri işin pratik sürecinde değişkenlik gösterebilmektedir.

Örneğin: 0-2 yaşta öğretmen anneden ayrılma sürecinin bir parçasıyken

6 yaş dönemi okula hazırlık ve okul olgunluğunu temsil eder.

Anaokulu Öğretmeninin Özellikleri Nasıl Olmalı?

  • İş birliğine istekli ve demokratik tavırlı
  • Başkalarını Düşünen ve nazik
  • Sabırlı
  • Değişik ilgilere sahip
  • Yumuşak Huylu
  • Adil ve tarafsız
  • Espri gücüne sahip, şakacı
  • Davranışlarında tutarlı
  • Çocukların sorunları ile ilgili
  • Esnek davranışlı yeni durumlara kolayca uyar
  • Dostça tavsiyelerde bulunur
  • Öğrettiği konularda yeterlidir

“Güven: Öğretmen çocuğun güven duygusunu geliştirmelidir. Çocuğun olumlu yönlerini vurgulamalıdır.

Kendini Denetleme: Öğretmen çocuğun kendini denetleyebilmesinin bir beceri olduğunu ve bu becerinin kademeli aşamalarla göreceli olarak sağlandığını bilmelidir. Okul ve sınıfın kurallarını ceza, küçümseyici davranış yerine benimsetme ile öğretmelidir. Bunun için kuralların gerçeğini çocuğa açıklamalıdır. Çocuk kısıtlama ve kuralların kendi iyiliği için olduğunu anladığı zaman kurallar uyar. Öğretmenin amacı çocuğun iç kontrolünü geliştirmektir.

Bağımlılık: Öğretmen çocuğun fiziksel konum, araç ve gereçlerini öğrencinin kendi işini kendi yapabileceği şekilde hazırlamalıdır. Öğretmen istediği konuma sokmaya çalışıp, baskı yaparsa çocuk inatlaşmaya ve saldırganlaşmaya başlar. ” (Yrd.Doç.Dr.Hacer Tor,Dergi Park)

Yaş Dönemlerine Göre Davranım Şekilleri

2 yaş:

2 yaş dönemi çocukların kendi yeterliliklerini sergilemekte ısrar ettikleri dönemdir. Oluşturulan benlik anlayışında yetişkin ölçütlerine karşı giderek artan bir duyarlılık görülür. 2 yaş döneminde belli hedeflere ulaşma amaçlı sistematik sorun çözme becerileri, saklanmış nesneleri bulma için sistematik arayışa girme faktörü gelişmiştir. (Yavuzer, 2003)

Okul öncesi öğretmeni bu yaş grubunda anneden ayrılma sürecinde etkin rol alır. Kural ve sınırlar önce ailede başlasa ve her yaş grubu için gerekli olsa da 2 yaş henüz güvenli bağlanmanın devam ettiği bir çağdır. Freud’un Psikoseksüel gelişim kuramına göre oral dönemi bitmiştir. Anal dönemin içerisinde olan çocuk 1 yaş döneminde bir engelleme yaşadıysa elini ağzına götürme, tırnak yeme gibi davranışlar gösterebilir.

Ayrıca dönem özelliği olarak tuvaletini yapmak için gerekli kasların olgunlaşması beklenir. Çocuk bu dönemde bir engellenmeyle karşılaşırsa alt ıslatma veya tuvaletini tutma davranışı görülebilir.

Öğretmen bir açıdan anne görevini de üstlenip, destekleyici olmalıdır. Küçük takıntılar ve anneden ayrıldığı için şaşkın/ üzgün olma hali bu dönem için doğal karşılanmalı ve öğretmen tutarlı ve sabırlı olmalıdır.

 1-3 yaş dönemi arasında anneden ayrışma vardır. Sınır ve kuralları yetişkinleri rol model alarak öğrenen çocuk için yetişkinlerin davranışları çok önemli olmaktadır. 2 yaş dönemi irade kavramının ve inatlaşmanın başladığı dönemdir ve öğretmen inatlaşma içine girmeden ve buna başlamadan çocuğa alternatifler sunmalı ve kendi özgür seçimini yapmasına izin vermelidir.  Çocuk oyuncaklarını toplamak istemezse yaptığı davranışın sonuçlarını görmesine izin verilmelidir.

3 yaş

3 yaş dönemi çocuğun giderek daha az bencil ve annesine daha az bağımlı olduğu, soruların yoğun şekilde yöneltiği bir dönemdir (Yavuzer,2003)

Bu yaş grubunda çocuklar başkalarının duygularına duyarlılık gösterip onların bulunduğu durumu anlayabilirler. Diğer dönemlere oranla daha güçlü bir benlik duyguları ve bağımsızlığı kaybetmeksizin itaat eğilimleri vardır. Kurallara uymaktan çoğunlukla hoşlanır.

Freudyen kuramında belirttiği en önemli psiko-seksüel gelişim dönemi olan fallik döneme geçişi temsil eder. Cinsiyet rollerinin fark edilmeye başlanacağı ve aileden sosyal rollerin de öğrenileceği fallik dönemde odipal kompleks dediğimiz kız çocukların anneyle özdeşleşimi erkek çocuklarınsa babayı model alarak ileride onun gibi bir “yetişkin” olmak istemesi söz konusudur. Bu dönemde bedenini tanıma ve mastürbasyon davranışları gözlenebilir. Bunlar doğal karşılanmalıdır. Görüldüğü takdirde çocuk utandırılmadan dikkati başka yöne çekilip sonrasında toplum içinde neden yapmaması gerektiği konuşulabilir.

Bu yaş grubu aynı zamanda Erikson’a göre özerkliğe karşı utanç dönemindedir. Örneğin bu dönemde bağırsaklarını kontrol etmeyi öğrenirler eğer başaramazlarsa kendilerinden utanç duyarlar. Öğretmen sınıf içinde bir kural koyucu figürden çok annenin tamamlayıcısı olan şefkat duygusunu destekleyebilmelidir.

4 yaş

4 yaş karşı gelme yaşıdır. Çocuk isteklerine karşı gelindiğinde yetişkinlerle çok kaba bir şekilde konuşabilir. Dünyayı tanımak için sınırlarını oldukça zorlar ve duygularını uç noktalarda yaşar. 4 yaş çocuğu hayal ve fantezilerden hoşlanmayı, düzenli bir şekilde masal anlatmayı sürdürür. Ceza korkusu olmaksızın neden kurallara uyması gerektiğini bir türlü anlamaz. Zaman zaman akranlarına karşı da saldırgan olabilir. (Yavuzer,2003)

Bu dönem, Fallik dönemin devam ettiği, bedenini tanıma merakının yoğunlaştığı ve çevreye olan merakın arttığı bir dönemdir. Çocuk kendisinden ayrı bir dünya olduğunu fark edip sınırlarla bu yeni tanıdığı dünya ile baş etmeye çalışır. Öğretmen merakını giderici açıklamalar yaparsa ve çocuğu teşvik ederse çocuğun da dünyayı anlama olasılığı o oranda artar. Açıklamalar çocuğun anlayabileceğinden fazla bilgi içermemelidir. Sadece sorduğu sorulara cevap olması yeterlidir.

Öğretmen bu dönemde her dönem olduğu gibi hem destekleyici hem de çocuğun özdeşleştirdiği yetişkin konumundadır. Bu nedenle üstlendiği rol modeli kimliği çocuğun gelecek yaşantısı içinde çok önemlidir.

     5 yaş 

5 yaş çocuğu kendi kendine yeter, sosyaldir, kendinden emin, şekilci ve uyumludur. Bu dönemde ettiği mücadele “nasıl iyi olunur?” üzerinedir. Kas hakimiyetinin gelişmesi ve sosyalliğinin artışı ile birlikte farklı bir görünüm sergiler. 5 yaş çocuğunun “evet” “hayır” tarzında yönlendirilmeye ihtiyacı vardır. Olumlu geribildirime daha iyi tepki verir.Uyarıların tekrar tekrar söylenmesini bekler. (Yavuzer,2003)

Fallik dönemin sonuna gelmeye başladığımız bir zaman dilimini oluşturur. Kız- erkek farklılıklarının ayırt edildiği ve superego dediğimiz utanç, kural, vicdan gibi kavramların gelişmeye başladığı bir yaştır fakat çocuk henüz somut dönemde olduğu için bu kavramların içeriğini anlayamayabilir. Bu dönem çocuğunu okul olgunluğuna hazırlama ve çocuğun ilgi ve merakını tatmin edecek eğitsel faaliyetlerde bulunulabilir.

KAYNAKÇA


Haluk Yavuzer- Çocuğu Tanımak ve Anlamak
https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/296657


“Sigarayı Bırakmak İstiyorum”

No Comments

Son zamanlarda eklenen zamlarında etkisiyle sigarayı bırakma fikri size de her zamankinden daha cazip gelmeye başlamış olabilir. Bu yazıda sigarayı bırakma konusunda neler yapabileceğinize dair tekniklerin bir kısmını paylaşacağım. Bir uzman ile (psikiyatr ya da klinik psikolog) birlikte ilerlemek bu süreci daha sağlıklı atlatmanızı sağlayabilir hatırlatmasını yaparak yazıma başlıyorum.

Sigarayı bıraktım ve tekrar başladım bir daha bırakabilir miyim?

Daha önce sigarayı bırakmayı denemiş ve birkaç ay/yıl kullanmamış olabilirsiniz sonrasında belki arkadaş çevresinin etkisiyle, belki bir sohbet sırasında ya da stresli olduğunuz bir anda “bu uzun zaman sonra ilk ve son içişim” diyerek tekrar başlamış ve bu kaçamağın devamını getirmiş olabilirsiniz. Bu durum motivasyonunuzu kaybetmenize yol açmış ve “tekrar bırakamayacağım” türünden cümleleri aklınıza getirmiş olabilir. İşte tam da bu noktada kendimize kocaman bir dur demeliyiz. Öncelikle şunu aklımızdan çıkarmamalıyız, bağımlılıklarımız ne kadar uzun süredir bizimle olsa da yaşamda onlar bizim değil biz onların efendisiyiz.

Bu durumda sigarayı bırakıp tekrar başlamanıza neden olan durum ve yaşam olaylarını listelemek ve kendi duygu, düşüncelerinizin farkında olarak onları izlemek tekrarlanmasını önleyen önemli faktörlerden biri olacaktır. Örneğin, sigaraya tekrar başlamadan önce kendinizi çok stresli hissediyor olabilirsiniz bu durumu önceden fark edip, davranışa dönüştürmeden önlem almanız sağlıklı olacaktır.

Sigarayı Bırakmada Kontrolü Eline Alma Yöntemleri

Öz Farkındalık ve Kontrol Etme: Öz kontrol bizim sigarayı bırakmayı isteme düşüncemiz ve bırakma davranışımızın “bilinçli farkındalık” ile birleştiği kısmıdır. Günde kaç sigara içtiğimiz, nerede ve ne zaman içmeyi daha çok arzuladığımız kısımlarını listelediğimiz ve farkına vardığımız kısımları içerir. Bu bizi sigaranın “otomatik” etkisinden ayırarak bu duruma net bir odak ile bakmamızı sağlar.

Öz Denetim: Hazırlanan listeye bir daha bakılır ve “sigara içmeden yapamayacağınız” kısımlar belirlenir. Örneğin gün içinde sabah ilk içtiğiniz sigaradan vazgeçiyor olsanız bile akşam yemeğinden sonra içtiğiniz sigara terapiye başlangıçta içmeden duramayacağınız bir durumdur ve listeye eklenir.

Kontrat Yapma: Kontrat yapma güçlü bir motivasyon tekniğidir. Sigarayı bırakma konusunda birden çok kazancınız olsa bile bir yenisini daha eklemeyi ihmal etmez. Terapide sigarayı bırakma motivasyonunuzun pekişmesi için kontrat hazırlanabilir ve yaptığınız planlara uymanıza katkıda bulunabilir.

Bedelini Ödeme: Sigarayı bırakma konusunda Bilişsel Davranışçı kuramın en “davranışçı” olduğu nokta sanıyorum bedel ödeme yöntemidir. Bu yöntem temelde, planlanan sigara içme hakkı geçilince (Örneğin; günde 5 sigara içme hakkımız var ve o gün 7 tane içtik) her içilen sigara için belli bir miktar parayı sevmediğiniz bir yere veya kuruma yatırmaya dayanır.

Kaynak: Kent Üniversitesi Klinik Psikoloji Yüksek Lisans, Bilişsel Davranışçı Terapi Ders Notları

Günlük Plan Yapma ve Sağlıklı Yaşam

Yöntemlerimizi uygulayıp sigaradan uzaklaşmayı başardık ya da en azından deniyoruz diyelim. Burada, disiplin kavramı ve karar verdiğimiz sağlıklı yaşamı sürdürme gerekliliği devreye giriyor. Bunu sağlamak için günlük planlar oluşturmalı ve sigara ile bağlantı kurduğunuz aktiviteleri “sağlıklı” olanlarla değiştirmeniz önerilebilir. Örneğin, arkadaşınızla buluşup kahve içip sohbet ettiğinizde sigarayı anımsıyorsanız, onun yerine birlikte yürüyüşe çıkmayı veya dans kursuna gitmeyi deneyebilirsiniz!

Unutmayın nikotin fiziksel ve psikolojik olarak bağımlılık yapıcı bir madde olsa da psikolojik kısmını aşmaya başladığınızda bir süre sonra fiziksel olarak da isteğiniz eskiye oranla azalır. Alışkanlıkları düzenlemenin en iyi yolu olumsuz davranışlarımızı olumluları ile değiştirmek ve olumluların sıklığını arttırmaktan geçer.

Olumlu davranışın sıklığını attırmak için kendinize küçük ödüller verebilirsiniz ama tabii en nihayetinde istenen içsel motivasyonun gelişmesi ve “sigara içmemeyi” bir ödül olarak görmenizdir.

Motivasyonunuzu koruyabileceğiniz ve kontrolü kaybettiğinizi hissettiğinizde bile sağlıklı yaşama her an geri dönebileceğinizi unutmadığınız bu yolculukta başarılar diliyorum.

P.S: Sigarayı bırakma bile ilgili daha detaylı bilgi ve terapi almak için lütfen mail atınız: selinucar94@gmail.com

İlişkilerde Yaşanan “Başkası için Değişme” Krizi

No Comments

Değişim kavramı felsefede de çok sık yer alan varoluşsal bir durumdur. “Aynı nehirde iki kere yıkanılmaz” diyen Herakleitos’tan, “Ben bir başkasıdır” diyen Rimbaud’a kadar uzanır aslına bakarsanız değişim rüzgarı. (konuyla bağlantılı bir şarkıyla birlikte okumak için https://www.youtube.com/watch?v=n4RjJKxsamQ)

Nietzsche’ye göre yinelenmenin kendisi bile sonsuza dek yinelense de değişime karşı varoluşsal bir direncimizin olduğu da yadsınamazdır. Kendi içimizde bile zamanı geldiğinde bize çelişki yaratan değişim rüzgarları bir de başkalarının isteği ile tetiklendiğinde bizi çeşitli dilemmalarda bırakabilir.

Benlik algısını ve saygısını zedeleme ihtimali olan dışsal faktörler (ilişkilerimiz, travmalar, yaşadığımız olumsuz olay ve düşünceler) öz saygımızı düşürme noktasına bile getirebilir! Bu durumda “gerçekten” istemeden ve hazır olduğumuzu hissetmeden verdiğimiz karar ve yaptığımız seçimlerin sorumlulukları oldukça yıpratıcı olabilir. Her şey gibi bu durumun da bir çözümü vardır elbette.

Sağlıklı Birliktelikte Bu Durum Nasıl Aşılır?

Empati Kurun

İlşkilerimizde birbirimizi anlayabilmemizin ve ortak bir noktada buluşabilmemizin kilit noktalarından en önemlisi, bir başkasının gözünden bakabilmektedir dünyaya. Partnerimizin duygu ve düşüncelerini anlamalı ve onu çeşitli ikilemlerde bırakıp, suçluluk duygusu yaratacak durumlardan korumalıyız.

Kişisel Alanlara Dikkat Edilmeli

Sağlıklı ilişkilerde partnerlerin ayrılma ve birleşme alanları olmalıdır. Bu aktivitelerde olduğu gibi düşüncelerde de kendini gösterebilir. Bir başkasının bizden farklı düşünmesine olanak vermeli ve bu durumu her koşulda desteklenmeliyiz.


Düşüncelerine katılmıyorum, ama senin düşüncelerini savunma hakkını sonuna kadar destekleyeceğim


Evelyn Beatrice Hall

Çift Zamanlarını Es Geçmemek Gerek

Çift zamanları çok gösterişli ve rutinden uzaklaşmak için yapılan aşırı ekstrem aktiviteler gibi olmak durumunda değildir ilişkilerimizde. “Şimdi, buradayım ve seni dinliyorum.” mesajını verebildiğimiz anların hepsi çok özeldir. Partnerimiz değişmeyi istese bile bazen kendi içinde duyduğu küçük bir his ya da düşünce onu engelleyen bir şey haline gelebilir. O hisse saygı duymalı ve onun seçim yapmasına izin verebilmeliyiz.

Saygı ve Koşulsuz Kabul

Dış dünya çoğu zaman koşulsuz kabulden uzak olabilse de ilişkilerimizde partnerimizi bir şarta veya değişim ilkesine bağlı tutmamalıyız. Her birey kendine özel ve değerlidir. Onun benlik saygısını desteklemeli ve değişim isteği kendi iyiliği için olsa bile bunu manipülasyon yöntemleri kullanmadan açıkça konuşarak ve anlaşıldığını hissettirerek sağlamalıyız.

Durumlara Siyah ve Beyaz Olarak Yaklaşmamak

Yaşam bizim “gri alanımızdır” dolayısıyla ilişkilerimizde de “Bu çok kötü bir durum!” demeden önce her şeyde olduğu gibi denge kurmalıyız. Partnerimizle birlikte benlik saygımızdan ödün vermeden orta yolu bulabilmek ve ilişkimize karşılıklı emek vermek ilişkiyi zenginleştirecektir.

Hem Ben Hem de Biz Olabilmek

Bu kısım ilişkilerimizde çoğu kez atlanır. İlişki yaşamaya başlarız ve ihtiyaçlarımızı birden karşımızdakine uygun olarak düzenleriz sonra kendi küçük dünyamıza baktığımızda kendimizden çok verdiğimizi fakat pek de çok alamadığımızı düşünmeye başlarız. Oysa ilişki içinde de kişisel alanımız ve benliğimizle var olur, kabul görünürüz. Bireysel ve duygusal ihtiyaçlarımızı karşılamak istemek bencillik değildir. En basitinden bu kimi zaman sadece anlaşılma hissidir. İstenmeden yaşanan bir değişiklik ilişkilerdeki “benliğimizi” yıpratabilir.

Hayır diyebilmek

Kimi zaman bazı ilişkilerde ortak yol bulunamayabilir ve “değişim”konusu gerçek bir krize yol açabilir.
Kendinizi istekli bulmazsınız ve partnerinizin mutluluğu için kendinizin bazı yönlerinden, sonradan mutsuz olacağınızı bile bile vazgeçersiniz… Bu sınır ihlalleri durumuna karşı “Hayır Diyebilmek” en doğal hakkımızdır.
Bu durum bir kriz anı gibi gözükse de fırsata çevirmek ve ilişki dinamiğini tekrar kurabilmek mümkündür. Partnerimize karşı neden hayır dediğimizi anlaması için empatik davranmalı, değişimi neden istemediğimizi ona açıklamalı ve bizi anlaması için fırsat sunmalıyız. Unutmamak gerekir ki, bazen hayır demek:

Kaostan Dans Eden Bir Yıldız Çıkarabilir.

Nietzsche

“Değişmeyen tek şey değişimdir”

Yaşamdaki bilimsel kanıta dayandırabileceğimiz en felsefik cümlelerden biri olan bu söz;ilişkilerimizde de bize göz kırpar. Değişim iki tarafın da ortak kabulü ve arzusu ile yaşandığı sürece, bize yeni kapılar açan ve ilişkilerimize renk katan bir durum haline gelebilir. Bu durum hem bireysel hem de çift olarak ortak süzgeçlerimizden geçip, süzme yoluyla aşılabilir.



Edebiyatta, Nörobilim ve Psikolojide Hatırlamak Üstüne

No Comments

“Edebiyatta Hatırlamak”


En sevdiğim yazarlar listemde nerelerde saklasam bilemeyecek kadar çok değer verdiğim bir yazarı anlatmak ile başlıyorum, bu yazıma; Milan Kundera, edebiyat ve sanat dünyasına yaptığı katkılar kadar şüphesiz ki psikolojik çözümlemeleriyle de romanlarında; ilkbahar rüzgarında hafif açık kalan algı kapılarımıza davetkar bir tutumla seslenmiştir:

“Yıllar sonra tekrar görüşen iki insanın heyecanını hayal ediyorum. Bir zamanlar sık sık görüşmüşlerdir ve bu yüzden de, aynı yaşanmışlıklarla, aynı anılarla bağlı olduklarını düşünürler. Aynı anılar mı? Yanlış anlamalar burada başlar:anıları aynı değildir. İkisi de geçmişten iki ya da üç durum hatırlamaktadır ama herkesinki kendinedir; anıları birbirine benzemez, birbiriyle örtüşmez; hatta nicel olarak bile birbiriyle kıyaslanamazlar; biri öteki hakkında, onun kendisi hakkında hatırladığından çok daha fazla şey hatırlar.” Milan Kundera- Bilmemek

Üstteki paragrafta Milan Kundera bize hatırlamanın, algılarımızın ve hatta seçici algılarımızın, unutmanın, ilişkilerin bir noktada yaşamın büyük bir sırrını vermiştir: Anımsamak… Beynimizin ücra kıvrımlarında biçimlenen, algılarımızla duyumsadığımız ve tam çalışma yöntemi hakkında gizemin ve araştırmalarım hiç bitmeyeceği türden olan alanımız.

Edebiyat alanında unutmak(!) üstüne milyonlarca harikulade eser verilmişse de hatırlamak hep biraz şiirlerle ilgilidir sanki. (İşte bu alan hakkında birkaç kelam etmeyi bir sonraki yazılarıma saklıyorum. Belki birkaç şiir örneği ile, kimbilir belki de şiir dinletisi ile 🙂 Dördüncü paragrafın sonuna sakladığım bilim alanı bize güzel bilgiler vermek üzere yolun tam ortasında duruyor:

Koku Duyusu ve Hatırlama İlişkisi

Bilimsel açıdan ise bazı duyular vardır ki, anımsamayı kolaylaştırıcı şekilde vücudumuz onları zaman içinde düzenlemiştir. Hatırlamak ilk çağdan beri insanların kullanması elzem olan bir materyal olmuştur. Hatırlama kavramına nörobilişsel bir açıdan bakacak olursak, aşağıdaki
alıntıda koku duyusu üzerinden direkt olarak hafızadaki etkin rolüyle bilinen hipokampüs bağlantısı ele alınmıştır:


“Talamus beyne gelen çok sayıda uyaranı alarak korteksin ilgili alanına iletmektedir. Diğer tüm duyu sistemlerinden gelen bilgi serebral kortekse yönlendirilmeden önce talamusta işlenirken koku duyusu doğrudan limbik sistemin amigdala-hipokampal kompleksinde işlenmektedir (Herz ve Engen 1996: 300). Diğer duyular ile koku duyusu arasındaki bu farklılık koku duyusunun bilinçli bir farkındalık olmaksızın organizmanın otomatik davranış şekilleri geliştirmesine sebep olmaktadır.” (Ünver, Fidan (2018, 752)

KOKU DUYUSUNUN DİĞER DUYULARDAN FARKI VE FARKLILIĞIN EVRİMSEL PERSPEKTİFLE DEĞERLENDİRİLMESİ (Reyhan ÜNVER FİDAN)

Ne dersiniz belki de bu yüzden bir parfüm kokusu bizi kişisel tarihimizin milattan öncesine götürebiliyordur 🙂

Psikoloji ve Hatırlama


Biraz da hem site temamız olan hem de mesleğim olan psikolojideki hatırlama hakkında yazmak isterim. Psikolojide hatırlama deyince aklımıza aynı zamanda bellek gelir. Bellek beynimizin dış dünyaya açtığı bir pencere gibi görev görür. Günlük yaşam aktivitelerimizi ve tümden bakıldığında yaşamımızı belleğimiz sayesinde sürdürürüz. Belleğimiz Kısa Dönem Bellek, İşlem Belleği, Uzun Dönem Bellek, Epizodik ve Semantik Bellek’ten oluşur. Beynimizde her birinin ayrı görevi vardır.

Kısa dönem belleği hafızamızdaki bilgileri bir süreliğine tutarken uzun süreli bellek de yıllarca korunan bilgilerimiz bulunur. Hafıza problemlerimiz genetik ve çevresel etkenlerle ortaya çıkabilir. Bu durumun önüne geçmek için, yeni bir şeyler öğrenmek, entelektüel kapasitemizi genişletmek, dengeli beslenmek, analitik düşünmek gibi birçok faktör bizi hafıza problemlerine karşı koruyabilir. (Daha sonraki yazılarda faktörler detaylı olarak ele alınacaktır.)


Bizi biz yapan kişiliğimiz aslında anılarımız olabilir mi?

Bu konu üzerine bir süre düşünürsek, gerçekten de kişiliğimizi oluşturan benlik parçalarımızın aslında anılarımızdan oluştuğunu görebiliyoruz. Bu durumda yaşamda iyi anılar biriktirmek hem ruh hem de beden sağlığımıza dolaylı yoldan iyi geliyor olabilir. Eğer hatırlamasaydık primitif canlılar olabilirdik ve seçeneklerimiz deneyimlerden çok hislerimize ya da içgüdülerimize dayalı olabilirdi. Bu da felsefik açıdan varoluş sorunsalını da beraberinde getirebilirdi.

Genellikle “Sonuç” bölümünde bilgiler toparlanır ve berrak bir zihinle yazıya veda edilir ancak konu “hatırlama” olunca biraz soru işaretinden zarar gelmez üstelik beyin sağlığı açısından da faydalı olur diye düşünmekteyim:) Bir westworld repliğini der ki :”Farkı ayırt edemiyorsan benim robot olmamın senin için bir önemi var mı?”

Pekii, eğer hatırlamasaydık bugüne dek yaşadıklarımızın bizim için bir önemi kalır mıydı?

İnsanın Anlam Arayışı Kitabının İncelemesi ve Logoterapi

No Comments

Kitaba Bir Bakış

Toplama kampı deneyimleriyle başlayan Victor E. Frankl’ın yazmış olduğu “İnsanın Anlam Arayışı” kitabı bizlere Zimbardo deneyini anımsatan toplama kampı betimlemeleriyle; çarpıcı ve etkileyici bir biçimde gözlerimizi ikinci dünya savaşına doğru çeviriyor. En çok kan dolduran kısımları ise bunun bir deney olmaması neredeyse otobiyografik sayılabilecek bir takım deneyimleri ve yaşantıları konu alması oluyor.

insanoğlu her şeye alışıyor ama nasıl olduğunu sormayın” türünden Dostoyevskiye ait bir alıntıyı da içinde barındıran kitapta tutsakların çok saatler uykusuz kalabildiğinden, yine uzun saatler boyunca yemeksiz kalıp,  üstelik vücutlarındaki yaralara rağmen yaşamlarını sürdürebildiklerinden bahsediliyor. Bir tutsak diğerlerini uyarmaya geldiğinde Frankl’ı gösterip ‘Sen tehlikedesin, zayıf görünüyorsun’ dediği anda bir gerçek kavranıyor ki, o da şu: Çalışabilecek sağlamlıkta olmayan tutsakların gaz odasına her an gönderilebileceği…

Soğuğun ayakkabılarda yarattığı gerginleşme, her adımda duyulan acı, barakalardaki pislikler, geceleri bir sürü tutsağın birlikte uyuması, açlık hatta fiziksel ve psikolojik işkencelerin bile hiçbirisi tutsakların yakınları akıllarına geldiğinde onların şu anda ne yaptıklarını ve bir daha görüp göremeyeceklerini düşündüklerinde çektikleri acıdan daha büyük olamıyor.

Frankl anormal bir duruma gösterilen, normal tepkilerden bahsederken kamp yaşamına uyum sağlamaya çalışan tutsakların, travmatize olan insanlarla hemen hemen aynı evrelerden geçtiğini belirtiyor. İlk evre olarak şok evresi ve direnme sonrasında gelen geçici bir duyarsızlık hali ve apati. Tutsak artık hiçbir şeyden etkilenmez olur; kitapta bahsedildiği üzere on iki yaşında bir çocuğun donmuş parmaklarıyla revire gelmesinden bile! Frankl bu evredeki duygu yitiminin gerekli bir savunma mekanizması olduğundan ve kendi yaşamını korumaya yönelik büyük bir odaklanmadan bahseder. Ancak kamp sakinlerinin arzuları rüyalarında ortaya çıkmaktadır ki bu kimi zaman sıcak bir banyo ve güzel bir yemek olmaktayken kimi zaman da buradan çıkacağı günü görmektedirler.

Frankl rüyaların ve gerçeklerin korkunç zıtlığından bahseder. Bazısı dürtülerin kısa süreli doyumunu sağlarken, uyanıp gerçekle yüzleşince oluşacak duygusal uçurumun o an için insanın direnç seviyesine iyi gelmeyeceğinden bahseder. Bu aynı şekilde tutsakların birbirine yemek tarifleri vermesi gibi zıtlıklara yol açan tehlikeli bir eyleme benzer.

Umutsuzluk duygusunu derinden yaşayan bu insanlar, Frankl’ın deyimiyle, kültürel anlamda bir kış uykusunda olurlar. Bu durumla bireylerin başa çıkma biçimleri birbirlerinden farklı olsa da ortak paydaları aynı acıları çekip, akıllarının bir köşesiyle sevdiklerini, geçmiş yaşantılarını düşünmeleriydi. Beni kitaptan çok etkileyen bir kısım ise tutsakların işlerine gitmek için komutlarla ve tekmelerle dondurucu soğukta yürüdükleri bir gün Frankl’ın aklına düşen karısı oldu. “Gerçek: insanın özleyebileceği nihai ve en yüksek hedef, sevgidir.” Frankl’ın karısının hayali ve betimlediği bu an gözyaşlarımız olarak ikinci dünya savaşının üstüne düştü.

Genel İlkeleriyle Logoterapi

Logoterapi: Logos: Anlam anlamına gelen Yunanca bir kelimedir. Logoterapi temelde; “kişinin kendi yaşamında bir anlam bulma arayışı, insandaki temel güdülendirici güçtür.” Bu bakımdan Freud’un haz ilkesi ve Adler’in üstünlük arayışına karşı bir anlam olarak ortaya çıkar. Frankl yaşamdaki temel güdünün anlam arayışı olduğunu ileri sürer. İnsan kendi idealleri ve değerleri için yaşama ve ölme yetisine sahip olduğunu ileri sürer.

İnsanın anlam istemi engellenirse, bu durumda logoterapi varoluşsal engellenmeden söz eder. Varoluşsal engellenme kendi içinde patolojik olmadığı gibi patojenik  (hastalık yaratıcı) da değildir. Bir insanın, yaşamın yaşamaya değer oluşuna ilişkin kaygısı, umutsuzlukları varoluşsal bir bunaltıdır.

‘Varoluşsal’ terimi üç şekilde kullanılır: 1) Kendisini, yani insan olma durumunu anlatmak için; 2) Varoluşun anlamı için ve 3) Kişisel varoluşta somut bir anlam bulmaya yönelik anlam istemi olarak.

Frankl’ın kitapta, Nietzsche’ye bulunan atıfından “yaşamak için bir nedeni olan kişi, hemen her nasıla dayanabilir.” anlatımından yola çıkarak, insanın bir hedef ve yaşamda bir anlamının bulunması onun toplama kampı şartlarının gerilimine karşı bile dayanma eşiğini yükselttiğini betimler. (bu durum Frankl’da bilimsel çalışmasını tamamlamaya yönelik derin arzusu şeklinde var olmuştu.)

Gerilimlerin, insanda yapısal olduğunu ifade eden ve ruh sağlığının vazgeçilmez olduğunu ileri süren kurama göre: “insana kendi yaşamının anlamını bulabilmesi için meydan okumada tereddüt etmemesi, hedefi için özgürce mücadele etmesi ve yaşamın yollarında seçimler yapması gereklidir.” İhtiyaç duyulan şey gerilimi boşaltmak değil, potansiyel anlamı keşfedebilmektir.

Frankl’a göre; uğruna yaşamaya değer bir anlam bilincinden yoksun hastalar, kendi içlerindeki boşlukla birlikte varoluşsal boşluk denilen kavrama yaklaşmaktadırlar.

 Varoluşsal boşluk: temelde kendini can sıkıntısı olarak gösteren ve güdülerin, geleneklerin ona ne yapması gerektiği hakkında bir şey söylememesi dolayısıyla insan davranışını, diğerlerinin yaptıkları şeyi arzulamaya ya da diğer insanların kendisinden yapmasını istediği şeyi yapmasına ( totalitercilik) yol açar.

Yaşamın Anlamı Nedir?

Yaşamın anlamı sorusunun cevabını yine insan ancak kendisi verebilir ve bu sorunun muhattabı kişinin kendisidir.

Varoluşun Özü, “İkinci defa yaşıyormuşçasına ve ilk kez şimdi yapmak üzere olduğunuz gibi hatalı hareket etmişçesine yaşayın!” cümlesiyle açıklanabilir. Geçmişe artık dokunamayız, anlar da her an geçmektedir. Sorumluluk duygusunu kamçılayan bu söz öbeği, hastayı kendisinin ne yapacağı ile ilgili bir seçimle karşı karşıya getirir.

 Logoterapistler hastaya değer yargıları empoze etmezler kişinin yaşamının özünü kendisine bırakır ve yargılardan uzak dururlar.

 Logoterapiye göre yaşamın anlamı üç farklı yoldan keşfedilebilir:

  1. Bir eser yaratarak ya da bir iş yaparak;
  2. Bir şey yaşayarak ya da bir insanla etkileşerek;
  3. Kaçınılmaz acıya yönelik bir tavır geliştirerek.

Frankl 2. ve 3. maddeye karşı biraz daha ayrıntılı açıklama getirmiş ve 2. maddenin anlamının bir insanı sevmekle ilintili olduğunu yazmıştır. 3. madde de ise acının anlamından ve insanoğlunun kişisel bir trajediyi bile bir zafere dönüştürme potansiyelinin bulunduğundan bahseder.

İnsanların anlam arayışları onların değer yargılarına, yaşantılarına göre değişiklik gösterir ve hayatta seçimler yapar bu seçimlerin sorumluluğu yine insanın kendisine aittir. İnsan var oluşunun  temelde geçici olduğunu öne süren logoterapi, bu konuda kötümser değil fakat eylemci bir yol izler. Yaşlılık temasına ise bakış açısı: “var olmanın en kesin kanıtı bir şeylerin yaşanmış olmasıdır.” olmaktadır. Geçmişin gerçekleri, anlamları, yaşantıları insanın anlamlarını oluşturur ve onları hiçlik ambarından kurtarır.

Uyku Hijyeni Nedir ve Nasıl Sağlanır?

No Comments

Uyku, güne hazırlanmamızı sağlayıp bizi dinlendiren bilişimizi, duygularımızı ve hemen hemen tüm yaşamsal ihtiyaçlarımızı düzenleyen yaşamımızdaki en önemli olgulardan biridir.

Kişinin ne kadar uyuduğu, kaçta uyuduğu ve uyandığı sirkadiyen ritime göre belirlenir. Sirkadiyen ritim kişiden kişiye göre farklılık gösterir. Örneğin; kimisi için 7 saat uyku yeterliyken ve sabah 10.00’de uyandığında kendini dinlenmiş hissediyorken, kimisi için 9 saat uyku uyumak ve sabah 06.00’da uyanmak güne hazır hissetmesine neden olabilir. (uyku bozukluklarında bu durum değişkenlik gösterebilir.)

Sağlıklı bir uykunun gerçekleşme süreci belirli evrelerden oluşur. Uykumuz gittikçe derinleşir ve rüya gördüğümüz sıralarda beynimiz uykuda aktif çalışmaya başlar, vücudumuzsa hareketlerini oldukça kısıtlar. Bu vücudun gördüğümüz rüyalar karşısında tepki vermemek için kullandığı savunma mekanizması gibidir.

Uyku bozukluklarında ya da depresyondayken uykuya dalamama, geç dalma, kaliteli uyku uyuyamama, gecede 5’ten fazla kez uyanma görülebilir tabi bu durum birçok değişkene bağlıdır ve böyle bir durumda bir uzmandan destek alınması gerekebilir.

Uyku hijyeni nedir?

Sirkadiyen ritim kişiden kişiye göre farklılık gösterse de uyku hijyeni konusunda neredeyse herkes ortak noktalarda birleşebilir. Uyku hijyeni sağlıklı ve kaliteli bir uykuya geçiş için kolaylık sağlayan, yapılması önerilen bir kavramdır.

Uyku hijyeni nasıl sağlanır?

  • Televizyon, ipad ve telefon gibi mavi ışık salgılayan teknolojik ürünleri uyumadan önce izlemek veya kullanmak uyku kalitesini ve uykuya geçiş sürecini etkileyen bir faktör, bu yüzden ne kadar zor olsa da (!) olabildiğince uzak durmak da fayda var : )
  • Alkol, sigara ve kafeini uyumadan önce tüketmemeniz uyku kalitenizi arttıracaktır. Bununla ilgili bir makale için tıklayınız: https://journals.sagepub.com/doi/abs/10.2466/pms.1993.77.1.16
  • Yatmadan önce yemek yemek de uyku hijyenini etkileyebilen bir şey! Atıştırmalıklar ne kadar keyifli olsa da dikkat etmek gerek : )
  • Yatak odasında televizyon izlemek, heyecanlı bir kitap okumak, ders çalışmak da uyku kalitesini etkileyebilir. Yatağı uyumak için kullanmak uyku hijyeninde büyük önem taşır.
  • Uyumadan hemen önce egzersiz veya spor yapmamak önemlidir. Vücudumuz çalıştığında beynimiz de etkilenir ve uykumuz aniden kaçabilir.
  • Gün için siestaları bazen en çok istediğimiz şeyler haline dönüşebilseler de gece uykusunu büyük ölçüde etkilerler. Gece belirli bir saatte uyumak ve gündüz belirli bir saatte uyanmak sirkadiyen ritmimiz için çok önemlidir.
  • Uykunuz kaçtıysa ya da gelmiyorsa geri getirmenin en etkili yollarından biri “sıkılmaktadır.” Beynimiz rutin işlere karşı bir uyku tepkisi getirebilir. Bir şeyi dizmek, katlamak beynin düşünmesini önleyecek ve uykuya açık hale getirecektir.
  • Uykuya dalmadan önce bir şeyi öğrenmek de uykuyu açabilir. O yüzden öğrenme ve spor işlerimizi sabahtan hallediyoruz : )

Unutmayın: Bazen uykuyu ne kadar isteseniz de gelmeyecektir (bazı şeyler gibi : ) bu durumda rahatlamak, uyku üzerine düşünmemek ve saat kaç oldu diye endişelenmemek gerekir bu durumda da sıkıcı işlerimize devam ediyoruz.

Toplum, Sosyal Medya ve Birey Arasındaki Denge: Kendine Ayrılan Zaman

No Comments

Toplum ve birey iç içe olduğu kadar ayrık ve soyut kavramlar da olabilmektedir. Toplumda yaşanan felaketler, buhranlar (Örneğin;savaş zamanları) gibi farklı faktörler bireyin yaşamını olumsuz yönde etkileyebilmektedir. Zamanla üstünde durulan konuların içeriği ve türü değişkenlik gösterse de toplumun bireye olan etkisi bugün hala en çok değinilen konuların başında gelmektedir.

Günümüzde sosyal medya ve şehir yaşamının gerçekleştirmiş olduğu kısır döngü etkilerin yapılan çalışmalarda stres oranını arttırmasına yol açtığı görülmüştür.

Modern insanın gerek iş yerinde gerekse trafikte geçirdiği zaman neredeyse hayatının büyük bir bölümünü oluşturmaktadır. Kendine ayırdığı zamanın ise azımsanamayacak bir kısmı sosyal medyada geçmektedir.

Kendinizle kaliteli zaman geçiriyor musunuz?

Eve, işe,çocuklarımıza, sosyal hayatımıza, akrabalarımıza ayırdığımız zaman elbette ki hayatımızın büyük çoğunluğunu kapsamakta. Şimdi farklı bir açıdan bakalım. Düşündüğünüzde en son kendinizle ne zaman bir aktivite yaptınız? Bu tek başına sinemaya gitmek, kendinize güzel bir akşam yemeği ısmarlamak, sahilde yürüyüş yapmak ya da minik bir ödülle şımartmak bile olabilir! Zaman kavramı herkese göre göreceli olsa da sizin için bunları yapmayalı çok uzun zaman olduysa bir anınızı kendinizle baş başa kalmayla geçirmek stres yükünüzü hafifletmek konusunda faydalı olabilir.

Yetişkinlik dönemine geçiş, insanın bireyleşme çabaları ile toplum normları arasında bir uzlaşma sağlamasını gerektirir. Başaramayanların bir kısmı toplum normlarının egemenliği altına girer. Bu kişiler için için kendini değersiz hisseder, bu duygunun gerisinde varoluşuna anlam katma ve bireyleşme çabalarından vazgeçmiş olmanın suçluluğu bulunur.

Engin Geçtan

Partnerinizle kaliteli zaman geçiriyor musunuz?

Partneriniz ile her şeyden uzaklaştığınız ve tüm odağınızın ikiniz olduğu bir haftasonunuzu hayal edin. Kuş seslerinin geldiği bir orman ya da yere düşen karları izlediğinizin bir kış akşamı olabilir. İlişkinizin dinamiğini canlandıracak çift zamanları sağlıklı bir ilişkinin olmazsa olmazlarıdır! Bunun için çok uzaklara gitmeye de gerek olmayabilir 🙂 sıcak bir gülüş, empatik sessizlik, telefonları bir kenara bırakma ve hatta bazen birlikte oyun oynamak bile var olan ilişkinizi tazeleyecektir. Kitap Önerisi:Benimle Oynar mısın? Yazarı: Evelyn Mcfarlane,James Saywell

Gününüzün ne kadarı sosyal medyada geçiyor? Bu zamanın ne kadar verimli geçtiğini düşünüyorsunuz?

Dilerseniz bu kısmı interaktif bir şekilde ilerletelim. İsterseniz sonradan yüzdelik dilimlerinizi bu post’un altında okuyucularımız ile paylaşabilirsiniz:) Sıradan bir gününüzü düşünün. 1 ile 100 arasında bir puan verecek olsanız gününüzün ne kadarını sosyal medyada geçirdiğinizi puanlayın. Şimdi de geçen zamanın verimliliğini puanlayın. Örneğin sosyal medya aynı zamanda sizin iş alanınız da olabilir. Böyle bir durumda verimli geçme ihtimali daha yüksek olacaktır. Çıkan fark sizin sosyal medyayı bilinçli kullandığınızla ilgili olabilir ama sosyal medyadaki zamanın aslında büyük bir kayıp olduğuyla da ilgili olabilir! Böyle bir durumda bunu azaltmak ya da istediğiniz seviyeye indirmek tabii ki sizin elinizde. (Daha sonraki yazılarımızda bu konu hakkında detaylı bilgi paylaşımı yapacağım.)

Selin Uçar - DoktorTakvimi.com