Kategori: Genel

Psiko-Etimoloji ile ilgili 3 bilgi

No Comments

Bu yazımda psikolojiden sonra en sevdiğim ilgi alanım olan ‘etimoloji’ hakkında kısacık bilgiler paylaşmak istedim. Dilerseniz, psikoloji, tarih ve etimolojide ortak olan 3 sözcük ve literatür nelermiş bahsetmeye başlayalım:

•Panik Atak: “olamaz, kalp krizi geçiriyorum, çıldıracakmış gibi hissediyorum, kendimi kontrol edemiyorum, nefes alamıyorum” hisleri ve düşüncelerini oluşturabilen panik atağın aslında mitoloji de yer alan ve doğanın tanrısı olan “Pan”dan geldiğini biliyor muydunuz? Pan doğada aniden insanların karşısına çıkıp onlara “panik” yaşatırmış. Panik atak da yerini mitolojik bir korkudan almış.

•Ruminasyon: “işimden ayrılmasaydım daha mutlu bir hayatım olurdu, yaşadığım yerde kalmaya neden devam etmedim…”‘gibi geçmişe doğru geviş getirdiğimiz anlar olmuştur. Ruminasyon sözcüğü ise latince rumen kelimesinden (hayvanların midesinin ilk bölümü) geliyor. Geçmişi düşünmenin bazen mide ağrıları yaratması bundan olabilir mi?

•Auschwitz: psikolojiyle pek bir ilgisi yokmuş gibi görülse de bu toplumsal ve karanlık yer yaşamın tüm yönlerine sirayet etmemiştir diyemeyiz sanıyorum. Toplama kampı olan Auschwitz ise almancada acı çekmek anlamına gelen “au” ünleminden gelir.
Sizin de aklınıza gelen başka örnekler varsa bu postun altında paylaşabilirsiniz🙂

Kaynaklar:georges didi huberman Kabuklar- Karatepe (2010).

Baş Etme Stratejilerinden Biri: Mizah Tarzları

No Comments

Bu yazımda hem bilişsel hem duygusal hem kişilerarası hem de tez konum olarak kullandığımız bir yapı olan mizah’i ele alacağım. Mizah’ın iyileştirici yönü geçmişten bu yana birçok araştırmaya konu olmuş durumda peki ya mizahın arkasında yalnızca gülme edimi yoksa? Aslında onu bir başa çıkma stratejisi olarak kullanıyorsak?


Bu sorularla dolu aralık kapıyı biraz daha açalım ve bilmeden kullandığımız mizah tarzlarına bir göz atalım. (Yazının geri kalanında friends dizisinde olan chandler bing karakterini düşünebilirsiniz😊)

•Katılımcı Mizah: Kişinin kendi gereksinimlerine de önem vererek başkalarını eğlendirdiği, rahatlamaya odaklanılan paylaşımcı bir mizah türüdür. Kendileri hakkında komik şeyler anlatırken bile kendilerini kabul duygularını koruyabilirler. (Martin ve ark,2003)

•Saldırgan Mizah: Bireyin kendi üstünlük ve haz ihtiyacını başkalarından uygunsuz bir biçimde karşılamaya çalışmasıdır. Genellikle küçük düşürme, alay etme ve baskı altında tutma ilişkilidir. (İlhan,2005)

•Kendini Yıkıcı Mizah: Bu türde ise kişi kendi ihtiyaçlarını göz ardı ederek başkalarıyla iletişimini güçlendirmeye çalışır ve bunu kendini yererek gerçekleştirir. Düşük benlik algısı ile yakından ilişkili bir mizah tarzıdır.

•Kendini Geliştirici Mizah: Bu tarza yatkın kişilerde genellikle hayata karşı esprili bir yaşam perspektifi vardır. Stresli durumlarda bile bu durumu korurlar. (Hampes,2006) Mizahın birey tarafından algılanması yeterli olmaktadır, başka kişilerle paylaşılması gerekmez. Bu mizah tarzı olumlu ve uyumludur.
Kaynakça:Mizah tarzları ve psikolojik belirtiler arasındaki ilişkinin incelenmesi (Özdolap,2015).

Otomatik Düşüncelerimiz ve Yalnızlık Duygusu

No Comments

Bu yazımızın konusu “Otomatik Düşüncelerimiz ve Yalnızlık Duygusu”

Yalnızlık duygusu varoluş terapisinde çalıştığımız temel materyallerden biridir. Yalnızlık bir seçim olabileceği gibi (sadece tek başınalık bir seçim değildir) bireyi sosyal ortamlardan ve düşüncelerden izole hissettiğinde olumsuz yönde etkilemeye başlar.

Yalnızlık fiziksel olabileceği gibi kişilerarası, psikolojik ve düşünsel olabilmektedir. Bazen en büyük yalnızlığı karşımızdakinden empati görmediğimizde ve gerçekten dinlenilmediğimizi düşündüğümüzde hissederiz.

Yalnızlık evrenin başlangıcından beri insan olmanın adeta gerekliliklerinden biridir. Yalnız doğar ve vakti gelince hayattan yalnız ayrılırız dolayısıyla bu duyguyu sıkışmışlık hissiyle duyumsamak ancak onu kabullenirsek ve varlığının bize ‘ben ve biz olma’ ayrımlarını kattığını, yaşam anlamı bulma konusunda motive ettiğini düşünürsek artık bizim kapalı dolap hayaletimiz olmaktan çıkar 🙂 anlaşıldığımızı hissetmeyi, birey olarak değer görmeyi her ne yaşarsak yaşayalım hak ediyor olsak da her duygunun aslında düşüncelerde ve kendi benliğimizde saklı olduğunu unutmamamız gerekli.


Otomatik düşüncelerimiz yaşadığımız bir olay karşısında hissettiğimiz duyguların olayı yorumlayış şeklimizi etkilemesi ve düşüncelerimizi kendi yönlerinde etkilemesiyle harekete geçerler. Aklımıza üzerinde düşünülmeden ve istemsiz olarak gelirler bu nedenle günlük hayatta bir an aklımıza gelip keyfimizi kaçıran düşünceleri biraz somutlaştıralım isterim:

Örneğin; Bir arkadaşınızla tartıştınız sizi hiç anlamadığını düşünüyorsunuz ve bu durumun çözülecek gibi olmadığını hissediyorsunuz.. Duygunuz ne olurdu? (ben sanıyorum üzgün olurdum) Düşünceniz ne olurdu? ve en nihayetinde yorumunuz bir yüklemi akla getirirdi. (değersizim, sevilmiyorum, başarısızım) otomatik düşüncelerimiz aklımıza geldiğinde bizi düşünmeye iten yüklemlerimizdir aslında.


Bu örneği yalnızlık duygusuna uyarladığımızda hislerimiz ne kadar derinden olursa olsun tek çözümün bu duyguya hapsolmak olduğunu düşünmek perspektiflerimizi daraltmak anlamına gelebilir. Düşünce ve yorumlarımız anılarımızla birlikte bizi biz yapan şeylerdir. Yalnız hissettiğinizde aksi kanıtlarınızı yazmayı unutmayın. 🦚

Joker Filmi ve Frank Sinatra’nın That’s Life Şarkısı Yorumlaması

No Comments

Bu gece paylaşacağım post Joker filmi ve Frank Sinatra’nın buluşma noktası olan “That’s Life” şarkısı ile ilgili olacak.


Joker filmi gerek popüler kültürde yer etmesi gerekse çok konuşulmasıyla hepimizin aklında ışık yakan filmlerden oldu. Kişisel olarak ise beni tıpkı Platon’un mağara betimlemesi gibi içine çeken ve gerçekliğimi sorgulamama neden olan izlediğim andan beri unutamamayla yüzleştiğim fantastik bir içgörü gibiydi. Edebi, sinematografik ve felsefi yönleri hakkında saatlerce yazmak istesem de bugün bir diğer aşık olduğum alan olan psikoloji konusunda yazacağım.

Joker’in çocukluğundan bu yana çeşitli travmalara maruz kalmış bir çocukluk geçirdiğini ve karakter gelişiminde de bu durumun yansımalarını film boyunca görüyoruz. Filmi izleyen birçok alandan arkadaşım ve siz sevgili takipçilerim fark ettirmiştir ki, Joker’in gerçeklik algısı yer yer bozuluyor ve aslında şizofreni hastalığını düşündürecek zeminler hazırlıyor.

Psikolojik boyut bir bakışını bu aynaya yansıtsa da felsefi anlam, insanlara güvendiğini ve Joker’in zamanla insanların doğalarının kötü olduklarını keşfettikçe tüm otorite figürlerini reddettiğini ileri sürüyor.

İki görüş düşünedursun, That’s Life şarkısı filmin en kritik anlarında kulaklarımıza ziyafet vererek, Frank Sinatra ve Bipolariteyi çağrıştırmaya devam ediyor. Frank Sinatra’nın geçmişte Bipolarite yaşadığını gerek özel yaşamı gerekse eserlerinde ufuk açıcı bir biyografik keşif sayesinde bulup, yorumlayabiliyoruz:)

Film süresince Joker, Sinatra’nın “up” and “down”larında bir görünüp, bir kaybolurken tüm ruhsal çatışmalar, içsel beklentiler ve dıştan destek göremeyişler bize yaşamın ne kadar zor ama bir o kadar da muhteşem bir yolculuk olduğunu tekrar tekrar anımsatıyor.

Joker şizofren miydi? Sinatra Bipolar mıydı? Bu argümanlar tartışıladursun, gerçekte bize konan tanıların değil de yaşamda renklerin önemli olduğunu kavratan eserlerden biri olarak bilinç kütüphanesinde güzel bir yer ediniyor 🙂 Sevgiyle Kalın.

Halo Etkisi, Somatizasyon ve İzolasyon

No Comments

Bugünkü yazıma izolasyon konusu ile başlamak istiyorum 😊 “evde nitelikli zaman geçirme” önerilerini tüm meslektaşlarım yazıp çizdi sanıyorum. Bu durumun duygu ve düşünce tarafı ise bizi bu süreçte “korku hayaletlerinden” koruyacak güvenli alanımızı oluşturuyor. (otomatik düşüncelerimizin farkında olmak) Güvenlik ihtiyacımız yaşamda en önemli fizyolojik ihtiyaçlarımızdan bir tanesi. Bu durum bir şekilde tehdit edildiğinde ortaya çıkan anksiyete tüm canlı türlerinin ortak noktasını oluşturuyor. Farklı olduğumuz nokta ise elbetteki izolasyon dönemi yaşıyor olduğumuz gerçeği.

Bir alanda kalmak ve yaşamda kalma anksiyetimizle yüzleşmek ise zaman zaman hepimizin yaşamakta zorlandığı çok insani ve evrensel bir durumu oluşturmakta. Şimdi öz-farkındalığınızı oluşturmanıza katkı sağlayacak bir soruyu kendimize soralım. “İzolasyon durumunda baş etme stratejisi olarak kaçınmak, savaşmak veya dona kalmak tepkilerinden hangisini veriyorum? Bu işe yarıyor mu? Daha sağlıklı bir hale getirebilecek yeni bir perspektiften bakabilme imkanım var mı?” Ekşi sözlüğe bakarken herkesin bir anda boğazının acıdığını entry olarak girdiğini gördüm. Bunun sebeplerinden biri somatizasyonlarımız ve algıda seçiciliğimiz olabilir mi? Somatizasyonun tanımına yakından bakacak olursak:


Vücutta hissedilen tıbbi olarak açıklanamayan fiziksel semptomlardır. Bunların kökeninde psikolojik olarak yaşanan olumsuz yaşam olaylarının etkisi olduğu düşünülür. Kaygılarımıza ne kadar izin veriyoruz? Yoksa tamamen kontrol etmeye mi çalışıyoruz? Sosyal medya kaygı düzeyimizi nasıl etkiliyor?

Bu yazıda kendi kendinizin psikoloğu olma 😊 yöntemlerine bir göz atarken bir yandan da halo etkisini açıklayayım aslında halo etkisi tüm anlattıklarımın birazcık zıttı 🌸 Halo etkisini bir örnekle açıklayacak olursam, diyelim ki iş yerinizde gözünüze çarpan çok düzenli bir çalışma arkadaşınız var beynimiz otomatik olarak bu bireyin aynı zamanda çok çalışkan ve iyi bir insan olduğunu düşünür. Yani olumlu bir yön genellenir ve çekiciliği de arttıran bir faktör olur. Şimdi aynayı ters çevirelim bu dönem tersine bir halo etkisi mi yapıyor? Yani olumsuz düşünceler “ya hep ya hiç” şeklinde genelleniyor mu? Yorumlarda buruşalım 🙂

El Alem Ne Der? Psikolojide Bir Çığır: Zimbardo Deneyi

No Comments

Bu yazımızın konusu “El alem ne der?” Yıllar önce Stanford Üniversitesi’nin bodrum katını hapishaneye çevirerek uygulanan “Zimbardo” isimli deneyden bahsederek yazıma giriş yapmak isterim.


Deneyde katılımcılar “gardiyan” ve “mahkum” olmak üzere ikiye ayrılırlar ve bir süre sonra oynadıkları roller gerçeğe dönüşür, mahkumlar hapishaneden çıkamayacaklarını düşünmeye başlar gardiyanlar ise deneyin de ötesine geçerek mahkumlar üzerinde tam anlamıyla kontrol sahibi olurlar.

Deney psikoloji alanında çığır açsa da etik problemlerden dolayı 1 hafta sonunda durdurulur. Deney, bireyselliğin elden alınması, boyun eğme, güç ve otorite unsurlarını değerlendirirken; içinde yaşadığımız toplumun da yarı açık bir cezaevi olabileceğini bize düşündürür

Zimbardo deneyine yakından bakarsak günlük yaşantımızda da bilmeden deneyin belli kısımlarını tekrarladığımızı görürürüz. Toplum da bir nokta da bizim gardiyanımız olabilir. El alem ne der burada devreye girer. “iş bulamazsan işsiz derler” “evlenmezsen evde kalırsın” vb. gibi örnekler toplumun da bizim üzerimizde söz sahibi olduğu algısı doğurabilir.

Benlik saygımızı ve kendilik değerimizi koruyarak, gerçekten içimizden geldiği gibi düşüncelerimizi savunmak ve isteklerimizi gerçekleştirmek kimimiz için oldukça zor gözükse de el alemin bizim yaşantımızı ve isteklerimizi bilemeyeceği ve herkesin seçim yapabilme konusunda özgür olduğunun bilincinde olması gerekir.

Başkasını yargılama hakkının biz de olduğunu düşündüğümüz anlarda “Benim ayakkabımı giy ve gittiğim yollardan geç” sözünü hatırlamalı ve tüm bireylerin farklı düşünebilme ve eylem de bulunabilme konusunda özgür olduğunu unutmamalıyız. Başkasının görüşlerine yapılan devamlı müdahale kişisel alan ve özgürce seçim yapıp, seçiminin sorumluluğunu alma kavramlarıyla çelişir.

Bu baskıyı çocukluktan itibaren yaptığımızda; kendini tam olarak ifade edemeyen, otoriteye koşulsuzca boyun eğen ya da otorite ile devamlı çatışan tam olarak “büyüyememiş” ya da buna “izin verilmemiş” yetişkinler yaratmış oluruz. “El alem ne der” Zimbardo deneyini bize hatırlatan duvarlar gibidir. Türkiye’de sosyolojik olarak bu durumun var olması psikolojik olarak da bireyleri olumsuz yönde etkilemektedir.

Varoluşçu Psikoterapi: Seçim Kavramı

No Comments

Bugün varoluşçu psikolojinin de temel konusu olan yaptığımız seçimlerimiz hakkında yazacağım. Seçimlerimizden bahsetmişken biraz geçmişe gitmek hiç de fena olmaz sanki…

Örneğin felsefenin yükseliş döneminde ortaya atılan ve cevabı hala çok göreceli olan; “Seçimlerimizi belirleyen özgür irademiz mi? yoksa her nedenin bir sonuca bağlı olduğu görüşü mü?” Kısmını ele aldığımızda bir çok filozof özgür irademizin öneminden bahsetmiştir. Eğer size göre de özgür irademiz varsa ve farklı hayatlar yaşamamız bizim elimizdeyse bu durumda seçimlerimizi hangi faktörler etkiler?


Madem felsefenin en temel sorusunu sorduk neden kardeşi olan psikolojinin de en temel sorusunu sorarak cevap vermeyelim 🙂 “Genetik midir? Çevreye mi bağlıdır?” Bir çok görüş ikisini de eşit derecede kabul ederken araştırmalara göre çevre faktörünün birçok hastalık ve seçimde genetiğe göre ön plana çıktığı belirlenmiştir. Bu durumda var olduğumuz aileyi, doğduğumuz yeri ve belki birçok şeyi daha değiştiremiyor olsak bile benliğimiz, bakış açımız, gerçekçi yaklaşımlarımız ve yaşantımız daimi bir şekilde değişime uğrar. Hatta Nietzsche’ye göre “Değişimin kendisi bile değişir.” Bu durumda değişimlerimize yol açan etkenlerin seçimlerimiz olduğu sonucuna ulaşılabilir mi?

Seçimlerimizi neye göre yaparız peki? Örneğin; bir etik sorusuyla bunu bir düşünelim. Diyelim ki; hasta olan bir yakınınız var ve yaşamasını sağlayan tek ilaç sadece bir eczanede bulunuyor ve sadece bir kişi ilacı size verebiliyor. Farz edelim ilacı alacak maddi imkanınız yok eczacı ise ilacı değerinin çok üstünde satan ve empati yapamayan bir kişi olduğunu düşünelim, o an ilacı almazsanız ise yakınınızın yaşama ihtimali git gide düşecek böyle bir durumda ne yaparsınız? Eczaneden ilacı almak için tüm yolları dener misiniz? Yoksa yeteri kadar maddi imkanım yok diye düşünüp ilacı almaz mısınız?

Bu etik problem aslında bizim frontal lobumuzun çok değerli bir noktasına işaret ediyor. Kim olduğumuz, Hangi ayakkabılarla nasıl yollardan geçtiğimiz, başımıza gelen olumlu ve olumsuz olaylar, ailemiz ve dünya görüşümüz bizi biz yapan şeyler bir bütünün parçaları aslında.

Seçimlerimiz için bir şarkı: İki yol- Mavi Sakal, Seçimlerimiz için bir film – Mr Nobody, Seçimlerimiz için bir kitap – Albert Camus, Yabancı.

Psikoloji ve Kaygı: Hipokondriyazis

No Comments

Geçirdiğimiz zor günlerde toplumsal bir destek ve farkındalık kazandırmak için tabii ki biz ruh sağlığı alanında çalışan bireylere de çok iş düşüyor. Bunun için tanı paylaşımlarından uzak durmaya çalışan bir psikolog olarak biraz DSM-V kapılarını aralamaya başladım 😊

Bugün size Türk Rock Müziğe de katkısı çok olan (Zakkum-Hipokondriyak) bir rahatsızlıktan bahsedeceğim. Hipokondriyazis, bireyin fizyolojik olarak bir sıkıntısı olmasa bile bedenin de hissettiği (somatik) belirtilerden ileri gelmektedir. Bu belirtiler üşüme, çarpıntı, terleme ve uyuşma gibi semptomlarda kendini gösterebilmektedir. Kişiler belirtilerinden dolayı doktorların ve tabii ki Google’nin kapısını sık aralıklarla çalmakta ve yapılan laboratuvar incelemelerinde fizyolojik bir bozukluğa genellikle rastlanmamaktadır. (Burada önemli ve bilimsel bir nokta rahatsızlığa psikolojik denilebilmesi için tüm fiziksel rahatsızlıklar dışlanmalıdır)

Hipokondriyasiz bireyin yaşamını oldukça zorlaştıran ve kendi kendine tanı koymaya yönelik kaygılarını da arttıran bir faktör olmaktadır. Belirtilere sürekli bir anlam verme uğraşı psikolojik olarak anksiyete tepkilerini arttırmakta ve dolaylı yönden bağışıklık sistemini de etkilemektedir.

Sevgili takipçilerim, son 1 haftada ellerinizin terleme, uyuşması, kaslarınızın gerginliği, çarpıntınız artış gösterdi mi? Bu soruya evet cevabı veriyorsanız şöyle düşünelim; nasıl ki psikolojik travma “anormal bir duruma verilen normal bir tepki ise” içinden geçtiğimiz bu zorlu günler de böyle olabilir mi? “Normalleştirmenizi” kendi bedenimize doğru yaptığımızda (fiziksel faktörleri dışladığımızda elbet) kaslarımızı gevşettiğimizde ve an, beden farkındalığını kazandığımızda belirtilerinizi yoruma yazmanız aydınlatıcı olacaktır. Bu süre zarfında duygu regülasyonunu da unutmamak gerek tabii. (Şu an aklınıza gelen düşünce ne?), (Ne hissettiniz?) (Vücudunuzun neresi gergin?) Bir sonraki yazımı mindfulness egzersizleri üzerine yazacağım bu süreçte biraz rahatlamaya hepimizin ihtiyaç duyduğunu düşünüyorum.
Herkese sağlıklı günler diliyorum 🌸

Çocuklarımıza Covid-19 Virüsü Nasıl Anlatılmalıdır?

No Comments

Bakım verenlerin mutluluk ve neşelerini olduğu kadar kaygılarını da model alan ve paylaşan küçük yaş (0-6) grubu çocuklarımız elbette ki bu süreçte yetişkin bireylerde olduğu gibi, evlerinde bir düzen değişimi ve stres faktörüne maruz kalma riski taşımaktalar. Peki soru sormaya başlayan, yaşam dolu ve meraklı okul öncesi yaş grubunu endişelerini gidererek nasıl bilgilendirmeliyiz?

Öncelikle evdeki düzenin değiştiğini gören ve okullara ara verildiğini öğrenen çocuk kafa karışıklığı hissedebilir ve bu duruma nasıl tepki vereceğini öğrenmemiş olabilir.

Her çocuğun yaş grubu ve bireysel özellikleri apayrıdır. 4-5 yaş grubuna soğuk algınlığı ve ishale benzeyen bir hastalığın var olduğunu söylemek ve bu konuda önlemleri nasıl alabileceğimiz konusunda bilgilendirmek (güzelce el yıkamak vs) sonrasında ise somutlaştırma yoluyla doğadan örneklerle hastalık konusunu anlamalarını sağlamak, önlem alındığı takdirde ise ona ve aile bireylerine bir şey olmayacağı konusunda rahatlatıcı bir konuşma yapmak işe yarayacaktır. (Çocuklar bu konuda biliyoruz ki daha şanslı olsalar da kendileri kadar aile bireyleri için de endişelenirler)

3 yaş grubu çocuğuna ise duygusal yönden çok daha dikkatli yaklaşılması gerekmektedir. Henüz duygularını yeni yeni deneyimleyen ve öğrenen 3 yaş grubu çocuğunun tepkileri sizin aktarımlarınıza göre şekillenecektir. Bu yüzden daha küçük yaş grubu önce rahatlatılmalı (birlikte nefes egzersizleri, aşamalı kas gevşetme, duygu yürüyüşleri ve nitelikli oyun oynama saatleri yapılabilir) sonrasında ise onun ve sizin gerekli tüm önlemleri aldığınız ve iyi olacağınız anlatılmalıdır. (Bu arada çocuğunuz sorular soruyorsa cevapları doğru bir şekilde yaş grubuna uygun vermek ve yaş grubundan daha üst, soyut örnekler vermemek gerekmektedir) zor bir dönemden geçsek de çocuklarımızı büyük bir kaygı içerisinde bırakmamak ve kendi kaygımızı onlara yansıtmamak çok önemlidir.

Çok kaygıya kapılabilecekleri haberleri onların yanında izlemekten kaçınabiliriz ama çocuğun almak istediği bilgi saklanmamalı açıklık, dürüstlük ve samimiyet ile (yaş grubuna uygun) paylaşılmalıdır. Güvenilir ve bilimsel kaynakları okumak ve paylaşmak bu süreçte herkes için tavsiye edilmektedir.

Selin Uçar - DoktorTakvimi.com